"İyilik Yap, İyilik Bul" filminden söz eden yazımda demiştim ki... Kendini "iyi biri" saymakla iyilik yapmak arasında önemli farklar var ve bir gün bunu da tartışırız.
Mektuplar geldi; ne zaman tartışacaksın, diye.
Uzun konu! Hatta upuzun...
Ve ince, yaralayıcı, yüzleşmesi zor bir tartışmadır bu.
Ama kıyısından köşesinden gireyim bugün.
İyiler aslında iyi mi?
Neden cehenneme giden yolun taşlarını "iyiler" döşüyor?
Çünkü tembel barışseverleriz biz...
Gerçekte hainiz ama ondan bile korkuyoruz ve kimse bilmiyor hainliğimizi¥ İşkenceciyiz de, güçsüzüz; istediğimiz gibi yakamıyoruz başkalarının canını ve kendimizi iyi sanıyoruz...
Oysa iyilik başka! Değil mi? Öyle olmalı!
İyilik yapmayı kötülerin gücüne terketmiş, böyle geleni böyle giden kılmak için ter dökmeyi "iyi insan" olmak sanmış bir toplumun iyiliğin gücünü anlaması, gerçekten kavraması mümkün mü? Sanmam.
İyilik bir iklimdir; hayır kuruluşlarında volta atmak değil...
İyilik cesarettir; her çağrıya yüz çevirmek değil...
İyilik eylemdir; iyiliğe inanmak değil.
Unutmayın ki, gelmiş geçmiş bütün totaliter rejimler bunu kötülük olsun diye yapmadılar; insanların hayrına olduğuna inandıkları politikalardan çıktı o toplama kampları, Gulag'lar, engizisyonlar...
İyilik; seçmek, ayırt etmek, bilmektir.
Yağmur çamur demeden güzeldiler!
İki kişi biraraya gelmeye görsün. Söz ya "n'olacak bu memleketin hali"ne gelir ya da birinden biri "ah, o eski günler"den dem vurur...
Evet, çok şey değişmiştir!
Giden gitmiş, çoğu kez yerine doğru düzgün bir şey gelmemiş veya gelen gideni aratmıştır.
Ama nedir giden? Geride kalan, bir daha gelmeyecek olan nedir, kimdir, kimlerdir?
Konumuz futbolsa (siz öyle sanın, aslında hayattır konumuz, hayat!) bu sorunun yanıtı açıktır: "Mahalemizin şık abileri, o güzel insanlar"dır gidenler...
Hakan Dilek'in yeni çıkan kitabı işte onları anlatıyor.
O yüzden kitabına "Mahalenin En Şık Abileri" adını koymuş.
Biz hep "Eski futbolcular" deriz ama toplumsal kültürümüz açısından sadece "Yeni futbolcular" vardır. Eski futbolcular başkaydı; onlar "Mahallemizin" futbolcularıydı...
Sordum Hakan'a: Günümüzde ne kadar şık olursa olsun hiçbir futbolcu mahallemizin abisi değil! Bunun mümkün olabileceğini düşündüğümüz küçük şehirlerde bile böyle. Trabzonlu taraftarlar takım kaptanını linç etmeye kalktılar. Yanılıyor muyum?
"Hayır" dedi Hakan; "Mahalleler, mahallelerin sınırları çok belirsizleşti artık. Mahalelerimize tecavüz edildi. Futbol mahallelerden çıktı gitti..."
Neredeyse ağlayarak anlatmaya devam etti: "Dışardan geldiler ve mahalleyi bozdular. Akşamüstü kahve önü sohbetlerimizi, diz kırmayan türkülerimizi, kristal gecelerimizi yüksündüler. Kelebekler tozlarını kaybettiler..."
O zaman, dedim, iki gündür elimden düşüremediğim şu kitabın var ya, bir bakıma kırık kalpler edebiyatı, değil mi?
Aslında sormam gereksizdi. Kitabın her satırında, müthiş bir yazı ustalığıyla hem yazarın kendi kırgınlığının, hem de kaybolup giden eski futbol dünyamızın geride bıraktığı kederin izleri vardı. Zaten Nihat Genç kitabın adının "Maçı Kaybettik" olmasını önermiş. Sıkı bir öneri doğrusu...
Ama Hakan Dilek vazgeçmiş bu adı koymaktan; "Onlara maçı kaybetmeyi yakıştıramadım" diyor; "Hayatta bir maç biter, öteki başlar!"
Kitabın başında Hakan'ın antrenörü, takım arkadaşı olan babası Ceyhun Dilek'in 1966'da çamur deryası içinde elinde kupayla fotoğrafı var. Hakan da futbolcu... Kitabındaki gerçek hayat öyküleri için ülkenin yarısını dolaşmış.
Kitapta kimler yok ki, Fethi Heper'den Nuri Asan'a; Varol Ürkmez'den Nevruz Şerif'e; hattta Tanju'yla Rıdvan'a kadar...
Rıdvan'ı anlattığı ve söyleştiği bölümün başlığı beni çok etkiledi: "Rüzgâr Gibi Geçti." Ve Varol'u anlattığı bölümün başlığı da... "Bizim Hayatımız Tiyatro." Kitabında ne yaptığını anlatırken diyor ki Hakan Dilek: "Yerdeki yıldızları alıp yakama takıyorum..."
Bu kitap okunur.
Okunmalı!