Bu ülkede hergün çocuklara karşı yüzlerce, binlerce suç işleniyor.. Bunların medyaya yansıyanları tek tük.. Onlar da minnacık yansıyor ve Türk medyasının inanılmaz hastalığı, "Unutkanlık"a yakalanıyorlar.
Bu ülke çocuklarını sevmiyor.. Yönetimi ile sevmiyor, medyası ile sevmiyor. Sivil toplum örgütleri ile sevmiyor..
Çünkü bu ülkede anneler ve babalar çocuklarını sevmiyor, onlara sahiplenmeyi, onların haklarını savunmayı bilmiyorlar..
Çocuklara karşı yüzlerce binlerce suç işlenirken, onlar, yapıp yapıp ortaya saldıkları çocuklarının ardından ölümcül bir sessizlik içinde oturuyorlar..
"Açık bırakılan İSKİ Kuyusu Meltem'i yuttu.."
Açık bırakılan İSKİ kuyusu 7 yaşındaki Amerikan, Fransız, İngiliz, İtalyan, Alman kızını yutsa, oranın medyası yeri yerinden oynatırdı..
Ne demek bir kuyuyu hem de çocukların gelip geçtiği, oynadığı bir yerde açık bırakmak..
Medya İSKİ'nin canına okur, İSKİ Genel Müdürü, hatta kentin Belediye Başkanı giderdi. Gitmekle paçayı kurtaramazlardı ha..
Meltem'in annesi Birsen Hanımın kapısını ertesi gün ülkenin en ünlü Avukat Şirketinin adamları çalar, "Siz bize vekalet verin, gerisine karışmayın" derdi.. Mahkeme öyle bir tazminata hükmederdi ki, o İSKİ'nin, o Belediye'nin sorumlu kişileri ömür boyu çalışıp zor öderlerdi.
Bu böyle olduğu için de oralarda asla kuyu açık unutulmaz ve Meltemler ölmezdi..
Büyüyünce ne olacağını bilemediğimiz Meltemler yaşar, belki dünya çapında bir sanatçı, belki Nobellik bir bilim adamı, yazar, olabilirlerdi.
Meltem öldü.. Kadıköy belediyesi kuyuyu hemen kapattı.
Medya unuttu.
Meltem 7 yaşında, dünyasını görmeden, göremeden öldüğü ile kaldı..
Türk medyası satamamaktan şikayetçi..
Sen halka sahip çıkmazsan, halk sana sahip çıkar mı?..
Vatandaşa kapkara bir gelecek, Allahın günü umutsuzluk saçıp, zaten minnacık kalmış aydınlıkları da karartacağına, biraz sahiplensen, biraz izlesen, biraz umut, biraz heyecan, biraz güven versen, bak tirajın nerelere vurur..
Ama Meltem'in, Meltemlerin trajedilerini izlemek zor.. Gazetecilik emeği, alın teri uğraşı gerektirir.
Meltem'i manşete çekmek için kıçını kaldırman, dört dörtlük bir haberi tüm unsurları ile toplaman, adam gibi yazman gerekir. Oysa "Batıyoruz" diye manşet atmak için kuş kadar beyin bile yeter, masadan kalkma zahmetine katlanmadan..
Felç aşıları bozuk çıktığı için Cemal Beyin kızları 4 yaşındaki İ. ile, 2 yaşındaki S. çocuk felci oldular.. Artık koşamayacak, oynayamayacak, çocuklarını yaşayamayacaklar..
Böyle birşey uygar bir ülkede olur mu?.. Olsa, sebeb olanların yanına kar kalır mı?..
Oranın medyası, olayı kaç gün sürdürür, kaç kelle almadan bitirmez, bilir misiniz?..
Onun için oralarda öyle şey olmaz..
Benim umursamaz, benim unutkan medyam yüzünden, İ.ler ve S.ler daha ana okuluna gidemeden yatalak olurlar, kimsenin başı ağrımaz. Cemal Bey acıları ile başbaşa kalır..
Bir avukatlık kurumu, bir avukat kapısını çalmaz.. "Sen vekaleti ver, gerisine karışma" diye..
Çünkü bizde avukatlar, genelde vatandaş hakları ile değil, kent mimarisi ile uğraşır ve kente nefes aldıracak çağdaş gelişmeleri dava üstüne dava açıp durdurarak tatmin olurlar..
Nevşehirli 6 yaşındaki Esma, ailesinden izinsiz dizinden, dikkat edin, dizinden ameliyat edilirken komaya girer, bir ay ölümle pençeleşir ve sonunda savaşı kaybeder.
Esma Amerikalı olsaydı, babası şimdi dolarla birkaç kez milyonerdi. Öyle olduğu için de doktorların bu ülkede hata yapma oranı enaza inmişti..
Diyarbakır'da yağmur yağdı diye alt geçit göle dönüşmüş, 12 yaşındaki Taha Aslan boğulmak üzereyken son anda kurtarılmıştı. Bu alt geçidin hesabı kitabı yapılmamış mıydı önceden.. Yağmur suları nereye gidecek hesaplanmamış mıydı?..
Niye zahmete girilsin ki..
Boğulan boğulur.. Giden gider.. Ölen ölür.. Kalan sağlar bizimdir..
Bizim mi gerçekten..
Verdiğim örnekler son birkaç günün gazete ve televizyonlarından..
Hemen her gün böyle haberlere rastladığınızı, hatta aynen benim duyarsız, sorumsuz, unutkan medyam gibi kanıksadığınızı biliyorum..
"Biri daha gitmiş" diyecek, zerre acıma hissi duymadan siz de unutacaksınız..
Ta ki, giden biri "Sizin" çocuğunuz olana dek..
O zaman da siz, bu koca toplum içinde nasıl yapayalnız, nasıl çaresiz, nasıl güçsüz, nasıl terkedilmiş olduğunuzu hissedecek, ama kabahatın büyüğünün aslında sıra size gelene kadar susup oturmuş "Siz"de olduğunu bilemeyeceksiniz..
Siz anne ve babalar çocuklarınızı sevmiyorsunuz..
Ben, öteki sorumlunun, biz, yani medya olduğunu biliyorum..
Umursamaz, aldırmaz, sahiplenmez, unutkan ve tembel medya..
Masa başı medyası..
Denemesi bedava..
Birini arayın, sizi derhal bağlarlar..
"Efendim işe gitti" yanıtını almanız mucize olur!..
İşe stajyerler gidiyor bu ülkede artık. Acemiler..
Gazeteci işi masada, telefonla çözüyor..
O zaman da böyle oluyor işte..
Meltem'in, İ.'nin, S.'nin, Esma'nın, Taha'nın evine bir tek gazeteci gitti mi?..
Gitmesi istendi mi?..
Bir çocuk daha ölmüş.. Ölsün.. Daha milyonlarcası var!..
Bizim kahrolası mantığımız işte bu..
Çocuklarını sevmeyen ülkede bir çocuk daha ölmüşse ne olmuş yani?..
Foto Maç Genel Yayın Müdürü Altan Tanrıkulu, Galatasaray-Real Madrid maçını "Vatandaş" gibi seyretmeye karar verdi ve bakın başına neler geldi?..
Altan anlattı, ben biraz özetledim üstelik..
uuu
Galatasaray-Real Madrid maçını basın tribününden değil, kapalı tribünden izleyecektim. 2 gün önce biletimi aldım.
Bilet cebimde Ali Sami Yen'e doğru yürüdüm. En az 10 karaborsa bilet satıcısı yolumu keserek, "Numaralı, kapalı ya da açık bileti alıp almayacağımı" sordu.
Karaborsacı her yerde var. Ama bu kadar çok ve bu kadar aleni satış yapanını hiçbir yerde görmedim. Polislerin gözü önünde çok rahat çalışıyorlar. Talip olanı biraz kuytu köşeye çekip pazarlıklarını yapıyor, ardından biletleri kopartabildikleri rakama satıyorlar. Öğrendiğimize göre bu biletleri ya satış kuyruğuna 10-15 kez girerek alıyorlar ya da kulüpten bazı isimlerden bedavaya temin edip, el altından satıyorlar.
Karaborsacılardan kurtulup, stadın girişine geldiğimizde inanılmaz bir insan kalabalığının bulunduğu güvenlik girişiyle karşılaşıyor ve ite kaka üst kapalı tribünün girişinin bulunduğu Ali Sami Yen'in Likör Fabrikası yönüne doğru ilerliyoruz.
Daracık ve karanlık bir ortamda, kadın ve çocuklar ezilme tehlikesi geçirirken ilerlemeye çalışıyoruz. Tam ortada yukarıdan birşey sarkıyor. Ne olduğuna bakmak için başımızı yukarı çeviriyoruz. Bunun aslında bir tuzak olduğunun farkına iş işten geçtikten sonra varıyoruz...
O kalabalıkta yukarıdan sarkıtılan bir sepet insanların dikkatini çekerken, cepçiler telefon, cüzdan, para gibi değerli eşyalarınızı montunuzun, ceketinizin cebinden çekip alıyorlar. Bu hengameyi bir cep telefonu kaybıyla atlatıp bir an önce içeri girmeye çabalıyoruz. Ama nafile.. Tam o sırada elinde bileti olmayan ve üstü başı yırtık, tinerci-dilenci kılıklı bir gurup üstümüze doğru geliyor. Kadınlar ürküyor, çocuklar bağrışıyor. Etrafta polis yok. "Dikkat yankesiciler var, cüzdanlarınıza sahip çıkın" diye bağıran birkaç kişinin daha canının yandığını öğreniyoruz. Tepeden inen sepetin sadece bu soygun için özel hazırlandığını farkediyoruz.
Doğru geriye dönüp, bir polis memuru buluyor, başımıza gelenleri anlatıyoruz. "Kardeşim, ben ne yapayım. Biliyorum neler olduğunu. Saat 3 buçuktan beri buradayım. Git amire anlat derdini" diyor. Sivil yeşil montlu, 40 yaşlarında, elinde telsiz olan amire gidiyoruz... Gazeteci olduğumuzu belirtip, olayları bir de ona anlatıyoruz. "Tamam gerekeni yapacağız. Ama orası bizim bölgemiz değil" diyor, 10 metre ötesindeki olaylarla ilgilenmiyor. Stadın etrafında 360 derecelik turu 20 dakikada atıyor ve başka bir giriş arıyoruz. Ama nafile... Yine aynı yere geliyoruz. Yine aynı tabloyla, yeni soyulanlarla karşılaşıyoruz. Amire tekrar gidip sıkıştırıyoruz. "Kardeşim, tamam dedik ya. Ek kuvvet gelecek" diyor. "Burada 10 kişi duracağınıza 10 metre ilerdeki soyguna engel olsanıza. Cinayet işlense de burada mı duracaksınız" diye soruyoruz. "O zaman müdahele ederiz" deyince de, pes edip yine kalabalığın içine doğru yöneliyoruz...
10 dakika daha kapı önünde güreştikten sonra içeri girmeyi başarıyoruz. Bu arada bazı yankesicilerin de dışarı çıkartıldığına şahit oluyoruz. (Biletsiz nasıl girdilerse...) İçerde tekrar bir arama gurubu var. Sonradan farkediyoruz ki, arama guruplarının işi kolay. Tüm polisler de bu işe gönüllü. Kimse hırsızlarla, karaborsacılarla, hooliganlarla uğraşma niyetinde değil. Nihayet yukarı çıktığımızda bir başka şok daha bekliyor bizi. Tribünün girişine kadar dolu olduğunu görüyoruz. Oradaki polisler bile girenlere geçit vermiyor. "Biletimiz var. Maçı seyretmeyecek miyiz" diye sorduğumuzda "Bana ne kardeşim erken gelseydin. Biz mi seyretmeyelim"fdiyor.
"Ama, siz polissiniz. Göreviniz maç seyretmek değil, bizim güvenlik içinde maç seyretmemizi sağlamak" diyoruz.
Önce dik dik bakan, gazeteci olduğumuzu söyler söylemez, hemen yol veren "Seyirci" polisleri de aştıktan sonra koltuğumuzu bulmaya çalışıyoruz. Bu kez bir başka sürpriz.. Koltukta kombine kartlı biri oturuyor. Adamın kartı ile bizim biletimiz aynı numara. Kulüp kombine biletlere sattığı koltuklara da bu maç için bilet de bastırmış.
Saat 20.00'de kapısına geldiğimiz stada 21.35'de girip, numaralı biletimiz olmasına karşın 2 saat ayakta durarak maçı seyrediyoruz.
Galatasaray dünya devini yeniyor. Ama Türkiye Türkiye'yi bir türlü yenemiyor.
Sevinelim mi, kahrolalım mı, karar veremeden, gazeteye dönüyoruz.
uuu
Ben de bu yazıyı İstanbul'un sporsever Valisi Erol Çakır ve sporsever Emniyet Müdürü Kazım Abanoz'a ithaf ediyorum..
Bir gün de onlar sivil, onlar vatandaş gibi maça girmeyi denerler mi acaba?.