İki buçuk ay sonra 75'e basacağız. Adımı ilk kez yayınlanmış olarak 1942'de, lise dokuzuncu sınıftayken Foto-magazin dergisinde gördüğüme ve yazıdan geçinmeye de ilk kez 1946'da başladığıma göre...
Benim, hayat serüveniyle bir saçörgüsüne benzeyen yazı serüvenimin; geriye dönük bir zaman teleskopu içindeki boyutu, yarım yüzyılı aşmada...
Gazete sahiplerinin, gazetelerini başkalarına nasıl devrettiğini de çok gördüm, gazetelerini nasıl kapatmak zorunda kaldığını da...
Ancak yazı yazdığım bir gazetenin sahibi ilk kez tutuklanıyor...
Gerçi 27 Mayıs 1960'da da tutuklanan gazete sahipleri oldu...
Ama onun niteliği değişikti..
1945'de Tan gazetesinin tarümar edilmesiyle de sahipleri zora düştüler...
Ne var ki, o da; İsmet Paşa'nın iç ve dış politikasıyla, gazetenin benimsediği politikanın, biribirine çok zıt düşmesinden kökenleniyordu.
Bana göre bir yazı adamı, hiçbir zaman kendini yargının yerine koymamalı..
Nasıl ki, bir avukat da; müvekkilinin yüreğine su serpmek için, abartmalı yorumlar yapmamalı..
Türkiye'de nasıl tarih bilinci, yazı ve yazı adamı bilinci yoksa; hukuk bilinci de yok..
Sadece değişik çıkar ve amaçlara göre karşılıklı pompalanan maddi ve manevi linç girişimleri var.. Şantajlar, gözdağı vermeler, demagojiler ve çürütmeler var..
Bizim kuşağın ömrü yetmese dahi, bu dönem de elbet aşılacak...
Nasıl aşılacak derseniz; bir yandan yeryüzündeki şeffaflaşma sürecinin Türkiye'yi de daha derinliğine sarmalamasıyla aşılacak; bir yandan da hukukun üstünlüğünün benimsenmesi ve kimsenin kendisini yargının yerine koyamayacağı bilincinin gelişmesiyle aşılacak..
Evet, yazı yazdığım bir gazetenin sahibi ilk kez tutuklanıyor..
Genelde gazete sahipleri tutuklanmaz, yazı adamları tutuklanırlardı...
Türkiye'de yazı ve yazar bilinci olmadığı için, yazı adamlarının tutuklanmaları; belediye zabıtasının Eminönü istidacılarını kovalayıp yakalaması ötesinde bir anlam taşımazdı...
Ne kul yığınları, ne siyasetçiler; Diderot'yu, XV. Louis'den daha ötelerde görmeye alışık değildiler...
20. Yüzyıl boyunca ortalama her iki yılda, bir yazı adamının öldürülmesi, "umur-u adiyeden"di...
Ya kazara her iki yılda, bir başbakan öldürülmüş olsaydı?..
Aşiret beyleriyle marabalar aynı kefelerde miydiler yani?
Türkiye'nin oligarşik bir ortaçağı aşamamasının nedenlerinden biri de; yazı ve yazar bilinciyle, "yazarların nasıl geçindiği", yani "telif hakları" konusunda kimsenin bir fikri bulunmamasıydı...
Türkiye'de -Japonya'da 1000 kişiye 1000 kitap düşerken- 7250 kişiye 1 kitap düşüyor ve 45 milyon insan elini bile sürmüyordu gazeteye.
"Atatürk ilke ve inkılâpları..." diye başlayan kimbilir kaç milyon nutuk söylenmiştir Türkiye'de...
Ama Türkiye, 20. Yüzyıl'ı da rezalet bir fiyaskoyla ıskalayarak, "yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altında kalmaktan kurtaramadı kendisini.
Bu nasıl oldu, peki?
Haydi gözler tavana...
Dinç Bilgin henüz yargı önüne çıkarılmadı... Yargının son kararı ne olur; beklemek gerekir. Ben, iyi bilirim ilk cezaevi gecesinde demir kapıların nasıl kapandığını insanın üstüne...
Ve ateş düştüğü yeri yakar...
Cezaevlerinde gece sayımlarından sonra gardiyanların, yüksek sesli, tek cümlelik geleneksel temennisiyle bitirelim yazıyı:
"Tanrı kurtarsın"