Onları gözlerinden hemen tanırsınız. Yüzlerini ve bedenlerini ne kadar süslerlerse süslesinler içlerindeki karanlık duygularla, yaşamları boyunca bilinçli ve bencilce yaptıkları kötülüklerin gölgeleri yüzlerini ve özellikle gözlerini kaplamıştır.
Çoğu kez gözlerinde açığa çıkan karanlığı, samimiyetsiz, bulanık ifadeyi gizlemeye çalışsalar da gözlerin asla yalan söylemediği gerçeğini yokedemezler. Gülümserken bile kötülükle, fesatla, hırsla bakar o gözler.
Kendine güvenen, sevmeyi bilen, pozitif duygularla dolu insanlar gibi berrak, şeffaf bakamaz.
İyi ve dürüst bir kalbin ışığı, ruhunu nefret kaplamış olanların gözlerini ve yüzlerini aydınlatamaz.
Onlar ortak bir özellik olarak saldırgandırlar. Şirretlik ve saldırganlıkla karşılarına çıkan heşeyi, özellikle de kendi karanlıklarını ortaya çıkarabilecek engelleri acımasızca yok etmeye çalışırlar.
Psikologlar saldırganların kendisiyle kavgalı, geçmişleriyle ilgili sorunları olan, sevgisiz ve nefretle beslenen insanlar olduklarını ve bunun kesinlikle tedavi gerektiren bir hastalık olduğunu söylüyorlar.
Bakın Prof. Özcan Köknel bunu nasıl tanımlamış;
"Saygınlık yaratacak, kendini gerçekleştirecek doğru, güzel, iyi, olumlu, yaratıcı, üretici yol, yöntem bulamayan insanlar ruhsal çatışmalarını, kaygılarını, korku ve öfkelerini saldırgan davranışlarla, şiddet eylemleriyle gidermeye çalışırlar. İlgi görmek için saldırgan davranışlara ve şiddete değer ve yer veren davranış kalıplarını kullanırlar."
Türkiye'de ne yazık ki açgözlülük, ihtiras ve kişisel eksikliklerin, ruhsal bozuklukların getirdiği kompleksler -özellikle bir kesimde- had safhada olduğu için nefretle beslenen, tüm yaşamını intikam ve nefret üzerine kurmuş, bu amaca ulaşmak için de bulabildiği her hedefe saldıran insan örneğiyle sıkça karşılaşıyoruz.
Basında, siyasette, sosyetede bunlardan bol miktarda var (ne ilginçtir ki asıl saldırganlık duyguları beslemesi normal karşılanabilecek olan, ekonomik sıkıntı içindeki çoğunluk sukunetle dayanmaya çalışır veya gerçeklerin ortaya çıkarılmasını beklerken, cebi dolu, gelecek endişesi olmayan, davetten davete koşan hanım ve beylerdir bu nefret dolu saldırganlar.)
Her fırsatta televizyonla, yazılı basınla, İnternet'le, ellerine geçirdikleri her iletişim aracıyla öfke duydukları insanlara, kurumlara, topluma kin ve nefret tohumları saçıyorlar. Sadace kendi olaylarında değil, ülkenin geleceğiyle ilgili konulardaki engellemeleri de aynı temele dayanıyor. Eğer saldırganlıklarından korkmaz ve karşılarına çıkmaya kalkarsanız konuşmaları bir anda yılan ıslığına dönüşüyor. Hakaret, iftira, yalan, her türlü silahla saldırıyı açık bir savaşa çevirmekten çekinmiyorlar.
Shakespeare "Erdemin kendisi bile iftiradan kurtulamamıştır" demiş, ne kadar doğru.
Sabah Grubu'na kendi kişisel nedenlerinden ve bir türlü önlenemeyen başarısından dolayı nefret duyan bir ekip (ki oluşturanların her biri de yukardaki tarife uyuyorlar) uzun süredir bir kin kampanyası ve kumpanyası halinde yargıyı etkilemeye, baskı oluşturmaya çalışmaktaydılar. Yolsuzluk ve usulsüzlükle ilgili her konuda, topluma zarar veren her olayda gerçeklerin ortaya çıkması için çalışan Sabah, eğer varsa Etibank'ta yapılmış hataların da ortaya çıkmasını, kimseye ayrıcalık tanınmamasını destekleyecektir elbette.
Ama konu yargıdayken, ilgili kişiler ortada sonucu beklerken, bir sabit fikre sarılıp her gün kin kusmak ruh hastalarına özgü bir davranıştır (bilim adamları öyle diyor) ve bunu yapanlara da acımak gerekir.
Etibank, fona giren bankalar arasında "off-shore"zede yaratmayan tek banka. Paravan şirketle banka boşaltma iddiası suçlamada yer almıyor (yani iftira..) Dolandırıcılık yok. Kredilerin hepsi büyük istihdam yaratan, büyük vergi ödeyen ve halen yaşamakta olan şirketler için alınmış.
Biz sorgulama sonucunda gerçeklerin ortaya çıkacağına inanıyoruz. Bakalım o gün, nefretle beslenenler, tek bir hedefe kilitlenip intikam arayanlar yeni hedef olarak kimi ve neyi seçecekler?
"Kültürel katma değer yaratmayan topluluklar bireylerin gelişmesine, yeni ufukların açılmasına, huzurlu bir yaşam sürecekleri bir ortamın oluşmasına olanak tanıyamaz."
Bu sözler 1993 yılından bu yana opera dalında bir yarışma düzenleyerek, opera eğitimli genç yetenekleri seçen Siemens'in Genel Müdürü Dr. Zafer İncecik'e ait..
Siemens Sanat Ödülleri'ni kazanan gençler yurt dışında da eğitim imkanına kavuşuyor ve başarılarını uluslararası düzeye taşıma şansına sahip oluyorlar.
İnanın bana Avusturya Başkonsolosluğu Kültür Ofisi'nde düzenlenen ödül gecesine giderken bu kadar olağanüstü ses ve tekniğe sahip, her biri gerçek profesyonel havasında gençlerle karşılaşabileceğimi tahmin etmemiştim.
Bu yıl kazananlar arasında erkek yok (son iki yılda birinciler hep erkekmiş, bu yıl tüm derecelerde kızlar açık farkla öne geçmişler.) Birinci Elif Uçkan, ikinci Ayşen Zülfikar, üçüncü Burçin Çilingir ve teşvik ödülü alan Ayşegül Kargıner'i dinleyince 21. Yüzyıl'a bu kadar yetenekli genç sanatçılarla girmenin bizim için şans olduğunu düşündüm. Yeni kuşak bir harika!
Opera Yönetmeni Yekta Kara, Devlet Sanatçısı Mete Uğur, Wiesbaden Operası Müdürü Aachim Thorwald ve Siemens Kurum Temsilicisi Özen İncecik'ten oluşan yarışma jürisi, hepsi birbirinden başarılı adaylar arasındaki zorlu seçimi gayet iyi yapmıştı (onlar yapmasın da kim yapsın, değil mi ama?)
Buraya kadar gayet iyi de İstanbul Devlet Opera ve Balesi bu dönem o kadar silik ve başarısız ki bu gençler nerede opera yapacaklarlar merak ediyor insan. İzlenme oranı iyice düştüğü için yakında kadrolu sanatçılarına bile verecek iş kalmayacak İDOB'da..
Yine de ben diğer operalara hatırlatmak istiyorum; yarışmayı kazanan genç sanatçıların her biri uluslararası standartlarda başarılı.. Aklınız varsa şimdiden peşlerine düşün.
Ve Siemens Genel Müdürü Zafer İncecik'e bu güzel organizasyon için teşekkürler. Topluma hizmet böyle verilir!