Türkiye'nin matematiksel özelliklerini artık biliyoruz. Üretimle ilgili bütün rakamlar düşük; ölümle ilgili bütün rakamlar büyüktür.
Örneğin yılda adam başına düşen elektrik miktarı bakımından, Avrupa sıralamasında sonuncuyuz. Ulusal gelir açısından da öyle... Buna karşılık trafik kazalarıyla iş kazalarının; nüfusa, araçlara ve çalışan insanlara olan oranında; yeryüzü birincisiyiz.
Bu neyi gösterir bilir misiniz; ne ekonomiden, ne modern yönetimden pek bir şey anlamadığımızı...
Oysa yetmiş yılda yönetimin kara gözleri uğruna; ne kadar da çok insan asıp, ne kadar da çok insan koymuşuzdur zindanlara..
Ama ne çare ki, bütün bu asıp kesmek ve ezip biçmek; yılda adam başına düşen elektriği dört yüz kilovattan öteye çıkaramamıştır. Norveç'te bu miktar on altı bin kilovattır. Ve Norveç'de Ğşimdi inanmayacaksınız ama- cezaevi yoktur.
İsviçre'de ise yılda adam başına düşen ulusal gelir, yedi bin dolardır. Türkiye'de sekiz yüz elli dolar.... İsviçre'de yönetim uğruna kimsenin asıldığı duyulmamıştır. Bizde ise her on-on beş yılda bir, başbakandan, bakanlardan, okul çocuklarına kadar, mutlaka birileri asılır.
Demek ki, üretim düşük oldukça, yönetim uğruna yapılan gaddarlıkların oranı yükseliyor...
Ve gaddarlık da; ne ekonomiyi genişletiyor, ne okuma yazmayı yaygınlaştırıyor.
Anlaşılan yönetim deyince, biz yukarda da belirttiğimiz gibi, asıp kesmek ve öldürüp yok etmekten ötede, pek bir şey bilmiyoruz. Kuşaklardan kuşaklara miras kalan gelenek bu...
Buna şimdi trafik kazaları, iş kazaları ve salgın hastalıklar da eklenmeye başladı.
Zehirli isal, yahut toksikoz isal, yahut barsak enfeksiyonu, yahut parakolera, veya kolera; doğu ve güneydoğudan, başkente doğru kollarını uzatmış durumda.
Yönetmek; yönetilenlerin sürünüp ölmesi, kırılıp çarçur olması ötesinde; kendine özgü bir saltanat olarak değerlendirildiği için; politikacılarla bürokratlar, bu sinsi epidemiye omuz silkip duruyorlar. Daha doğrusu böyle bir salgın olduğunun duyulmasını istemiyorlar. Kimler ölürse ölsün; biz hepimiz, "kimsecik ölmüyormuş" gibi duralım, demeye getiriyorlar...
Peki ama neden; ta Birinci Dünya Savaşı'ndan beri bu gizli salgının önü tam olarak alınamıyor?
Bazen tavsar gibi görünüyor, bazen alevleniyor; ama hep alttan alta sürüp gidiyor...
Barsak enfeksiyonları ve isaller, yaşam koşullarındaki pislikten olur. Kanalizasyonsuz kentler; mikroplu gıda maddeleri; mutfağında farelerin cirit attığı lokantalar; kokulu susuz helâlar; koli basilli plajlar; salgın hastalıkların düğün salonlarıdır...
Yazarları, ozanları, romancıları, ressamları dilediğiniz kadar içeri tıkın; uçkuru elinde kıvranarak memişane kapısında sıra sıra ölenlerin sayısını azaltamazsınız.
Ne uçak rüşvetlerinin gizli kalması önler bunu; ne DGM için olağanüstü toplanacak parlamento...
Pisliği önlemek uygarlaşmakla mümkündür. Uygarlaşma da, önce kanalizasyon yapmasını öğrenmeden geçer...
Batı ülkeleri içinde; ister kapitalist, ister sosyalist olsun; İstanbul'dan başka kanalizasyonu bulunmayan metropol yoktur.
Ta 1876'dan bu yana söylenen özgürlük nutukları; tabiri âmiyanesiyle, bir kenef sorununu dahi çözememiştir. Anadolu ise bu sorunu, dokuz yüz yıldır çözememiştir.
Zehirli isal, o nedenle, ta başkente kadar kireçli mezarlarını yayarak gelebiliyor.
Ve politikacılarla bürokratlar; bizde yurtseverlik simgesi olan çatık kaş, asık suratla; bu gerçeğin görmezlikten gelinmesini istiyorlar.
Oysa tam tersine, bir an önce bu gerçeğin üstüne üstüne gitmek ve büyük kitleleri de, temizlik konusunda tam bir seferberliğin içine çekmek şarttır.
Susuz helâ olmaz. Fareli lokanta mutfağı; sinekli kebap; kurtlu kıymadan köfte; lağımla sulanan bostan; Haliç suyuyla yıkanan balıkhane; koli basilli plaj olmaz.
Olursa orada gizli açık, kolera tehlikesi sürüp gider..
Sertiz yiğitiz, anlıyız şanlıyız da; adam başına düşen sabun miktarında, yine Avrupa'da sonuncuyuz. Normal ömür olarak, yaş ortalamasının düşüklüğünde, birinci olduğumuz gibi... Normal yaşam süreci ortalama olarak bizde kırk altı, İsveç'te seksendir...
Delfi tapınağının ön yüzüne, Socrates'in o çok sevdiği söz boşuna yazılmamıştır:
"Gnothi seauton", "Kendi kendini tanı"...
Biz acaba kendimizi ne kadar tanıyoruz ki?.. Bir tanımaya başlasak; muhakkak ki, değişmeye de başlarız...
Ne var ki, politikacılarla bürokratlar, bunu hiç istemiyorlar... Ve gördüğünüz gibi, bizi bizden saklamaya çalışıyorlar.
Not: 25 yıl önce yazılmış bir yazı... "Politika"dan...