  
İyi hukukçular da yanılabilir
İyi hukukçular da yanılabilir elbette.
Onlar da bazı toplumsal olayları kavramakta yetersiz kalabilir. Çok önemli bazı sosyo-ekonomik değişimleri kaçırmış olabilir.
İyi hukukçu olmak, iyi bir anayasa mahkemesi başkanı ya da iyi bir cumhurbaşkanı olmak için yetebilir belki ama, toplumsal-siyasal olaylara doğru bir bakışın garantisi olamaz.
Nitekim olmamıştır.
Sayın Cumhurbaşkanı Sezer, üniversitelerdeki türban yasağını kararlı bir biçimde savunmakla, Türkiye'nin en temel sosyal-siyasal sorunlarından birinde fena halde yanıldığını ortaya koymuştur.
***
Cumhurbaşkanı Sezer'in, türban konusunda kendisinden destek isteyen Meclis komisyonu üyelerine -basının deyimiyle- "fırça atması" hakkında birçok şey söylenebilir.
Belki de önce, iş baştan alınıp, İnsan Hakları Alt Komisyonu üyelerinin neden türban konusunda "yardım için" Sayın Sezer'e gittikleri sorgulanabilir. Son dönemde iyice azıtan kurtarıcı arayışları yeniden eleştirilip, alt komisyona, sorunların çözümünü tek adamların insafında değil; yargının, siyasetin, sistemin ve kurumların çalıştırılmasında aramaları gerektiği uyarısı yapılabilir.
Öte yandan, Cumhurbaşkanı'nın konuşması da, birçok yönden ele alınıp eleştirilebilir.
Örneğin, Sayın Sezer'in laiklik yorumu üzerinde uzun uzun durulabilir. Temel hak ve hürriyetlerin ihlali pahasına savunulan bir laiklik anlayışının ne ölçüde sağlıklı olduğu tartışılabilir. Böyle bir laiklik savunuculuğunun, tezlerini sağlam ve tutarlı bir mantık içinde ortaya koymasına alıştığımız bir kişiyi, ne kadar zayıf argümanlara sarılmak zorunda bıraktığı vurgulanabilir. Cumhurbaşkanı'nın alıştığımız düzeyli polemik üslubunun yerini birdenbire "Türkiye'de sokakta, evinde başını örtene karışan mı var?" türü klişelerin alışı, ibret olarak ortaya konabilir. Yasak savunmanın nasıl zor bir iş olduğu ve en mantıklı insanları bile mantık tutarlılığından yoksun demagojik cevaplara ittiği bu örnekle ortaya konabilir.
Ya da, Sayın Sezer'in başka ülkelerden örnekler verilmesi üzerine sarfettiği "Türkiye'deki laiklik ile Batı'daki laiklik uygulaması aynı olamaz. Türkiye bu konuda Avrupa ile bir olamaz. Bu laiklik anlayışı Türkiye'ye gerekli idi. İyi ki de varmış" sözleri üzerinde durulabilir.
Bu sözlerden hareketle, türban konusundaki yanılgının zararlı sonuçlarının sosyal-siyasal alanda sınırlı kalmayıp Sayın Sezer'in hukukun evrenselliği konusundaki duyarlılığında da erozyon yarattığı vurgulanabilir. Sezer'in, çok değil bundan iki-üç yıl önce, Türkiye'nin "kendine özgü koşulları" nedeniyle, düşünce özgürlüğünü dar tutmak isteyenlere, bizzat kendisinin verdiği cevaplar hatırlatılabilir. Türkiye'nin, "kendine özgü koşulları" nedeniyle ikinci sınıf bir demokrasiye mahkum edilemeyeceği gibi, kendine özgü koşulları yüzünden, ikinci sınıf bir laikliğe de mahkum edilemeyeceği: temel insan haklarıyla -inanç özgürlüğüyle ve öğretim hakkıyla- çelişen, yasakçı bir laiklik anlayışının her alanda evrenseli yakalamak zorunda olan Türkiye'ye daha fazla dayatılamayacağı anlatılabilir.
Ama bence, bütün bunlardan önce, şu "1958'de ben üniversiteye girdiğimde ne türban vardı. Ne de türban sorunu..." cümlesi üzerinde durulmalıdır.
Çünkü bu cümle, Sayın Sezer'in, Türkiye'in son çeyrek yüzyılda yaşadığı çok önemli bir sosyolojik değişimi "kaçırdığı"nı ve türban konusundaki yanılgısında, bunu kaçırmış olmanın çok önemli payı olduğunu ortaya koymaktadır.
|