Kemal Derviş kurtuluş reçetesini ilan etti. 15 gün içinde 15 yasanın çıkması gerektiğini, aksi takdirde çözümsüzlüğe düşüleceğini ifade etti Amerika'da. Derviş, işin ucunu görüp "kişisel bir politika"nın, "başarısızlık da sorumluluk da benim değil"in mesajını mı veriyor yoksa siyaseti ve siyasetçiyi dışarıdan uyarma yoluna mı gidiyor, bilemeyiz...
Bildiğimiz, Derviş'in karşısına siyasetin dikildiği ve dikileceği...
Bunun bir "uyarıcı yön"ü var; bir de "tehditkâr yön"ü...
Hem büyük dönüşümlerin siyaset ve toplum dikkate alınmadan yapılmasının imkânsızlığını hatırlatıyor; hem ülkedeki kendi içinde siyasetsizliğe mahkum edilmiş mevcut siyasi mekanizmanın bu haliyle değişimin önündeki en büyük engellerden birisi olduğunu vurguluyor.
Bu "doğrudan ve dolaylı siyasetsizlik" hali hafife alınmaya gelmez...
Zira bu hal, toplumsalın devlet eliyle imha edildiği, siyasetin bağımlı değişken kılındığı ve zihinlerin biraz da çaresizlikten iyice otoriterleştiği ana sorun çanağını görmeden hiçbir meselenin çözülemeyeceğine işaret ediyor. Kaldı ki, ülke bugün sadece iç sorunlarının faturasını ödemiyor; "globalleşme"nin çevre ülkeler üzerinde yaptığı ağır tahribatın, çevreden merkeze kaynak transferinin sonuçlarıyla cebelleşiyor ve bu çerçevede topluma, toplumsal uzlaşmaya ve toplumsal siyasete her zamankinden çok ihtiyaç duyuyor.
Ama ihtiyaç arttıkça çözümsüzlük kendisini dayatıyor; çözümsüzlük koku yaydıkça siyasetsizlik ve zihinsel otoriterleşme azıyor.
Derviş ismi de dahil olmak üzere toplumda "kişilere endekslenmiş siyasi ruh hali", bu durumun tipik göstergesi.
Manzaraya partiler açısından baktığımızda da görüntü aynı; kişisel politikalara endeksli ve kurumsallaşmadan uzaklaşan partiler oyunu var ortada.
Varoluş nedenleri ve unsurları zemin kaybetmeye başlamış, küçülmüş; buna denk düşen pozisyon ve politikalar benimsemeye yüz tutmuş bir merkez sağ var herşeyden önce. Politikalar tümüyle iç iktidar merkezli; liderler, kişiler etrafında şekilleniyor. Bu çerçevede iktidara yakın durma ve rant musluğunu denetleme arayışı, temsil kabiliyetinin neredeyse tümüyle yerini almış durumda.
DYP örneğin, "sistemin ekonomik ve politik merkeziyle tüm ilişkilerini yitirmiş", bütünlüğünü kaybetmiş durumda, kendi içindeki küçük adacıklarla meşruiyet tazelemeye endekslenmiş ve küçük iktidar mücadeleleri veriyor. Derviş ismi bu parti için hırpalanması gereken bir araç.
ANAP'ın ana "meşruiyet kaynağı" ise uzun süre sermaye gruplarının sounç almaya yönelik ilişki kurabildikleri tek parti olmasından, "ekonomi-hazine bürokrasisine hakimiyeti"nden kaynaklandı. Diğer bir deyişle partinin siyasi mevcudiyeti Yılmaz'ın ve çevresindekilerin kişisel hedefleriyle rant dağıtımı arasında kurulan ilişkiye dayandı. Şimdi Derviş ismiyle bu durum artık sallantıda; tabii bu yüzden Derviş'in değişim projesi de sallantıda.
Merkez sol ise yok. Onu, siyasetsizliği ve kimliksizliği temsil eden, bir geçiş partisi görünümündeki DSP ikame ediyor. Bu parti olağanüstü koşulların partisi, yoğun siyaset ve güven krizinin, siyasi kimlikten, çatışmadan kaçışın bir sonucu. DSP'nin en az kurumsallaşmış parti olması boşuna değil. "Derviş'in DSP boşluğunda müsteşar bakan konumuna indirgenerek iyice sarsılması" da kaçınılmaz.
MHP ile FP ise ait oldukları yerel değerler dünyasının iç değişimine ve maruz kaldığı dış baskılara ilişkin çifte bunalımın sonuçlarıyla baş etmeye çalışıyor. Bu hem devlet ve sistem karşısındaki siyasi duruşları, sürekli meşruiyet arayışları açısından böyle; hem toplumsal açıdan, yani temsil kabiliyeti açısından böyle. Kriz FP'yi içerden bloke etmiş halde; MHP'yi ise devlet-toplum makasının keskin ağzına yerleştirmiş durumda.
Bu durumda yapılacak tek şey var:
Toplumun, mevcut temsil ve ileşitim kurumlarının seferber olması ve Derviş'e değil, önce siyasete yönelip, siyaset üzerine baskı kurması.
Ütopik gibi görünse de, ölümden komaya dönmenin şimdilik başka yolu yok...