  
Çocuklarını sevmeyen ülke..
23 nisan provaları başladı.. 23 nisan ne?.. Dünyanın ilk ve tek çocuk bayramı.. Dünyaya örnek..
Atatürk, Cumhuriyete ilk adımının atıldığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kurulduğu günü çocuklara adamış.. Niye..
Bir simge olsun, bu millet çocuğun önemini anlasın diye..
Çocuğa zaten önem, zaten değer verilen bir ülkede yaşasa, böyle bir simgeye gerek duyar mıydı, onu da tartışmak gerek ya..
Peki Ata işaret etmiş de anlamış mıyız?.. Bu ülkede çocuğun değeri var mı?.. Bu ülke çocuklara inanıyor mu?.. Çocukların "Gelecek" olduğunun farkında mı?..
23 Nisan günü ne palavra nutuklar dinleyeceksiniz bunu anlatan..
Palavra.. Çünkü hepsi laftan ibaret..
Çünkü gerçek bunun tam tersi.. Gerçek çok acı.. Zehir gibi.. Gibi değil.. Zehir..
Bu ülke çocuklarını sevmiyor, saymıyor, onlara değer vermiyor, sahiplenmiyor..
Dün örnek verdim.. Bugün devam edeyim..
Günümüzün belası, kan yolu ile bulaşan hastalıklar.. Aids gibi, sarılık gibi.. Bulaştı mı ölüme kadar götüren, ya da ölüme kadar taşınan hastalıklar bunlar..
Ve bu hastalıkların bulaşım simgesi, iğne.. Birinden çıkarılıp steril edilmeden ötekine batırılan iğne, çağın baş belası..
Ve bu ülkede günlerden beri her televizyon kanalında, her sinemada, bir çocuğun parmağından çıkarılıp öbür çocuğa batırılan iğne, tam tersine, dostluğun, kardeşliğin, sevginin simgesi olarak kutsanıyor.. Çocukken birbirlerine batırılan iğneler saklanıp, 80 yaşında birbirlerine gösteriliyor ve kimsenin sesi çıkmıyor..
Gece saat 24'ten sonra şifreli kanalda yayınlanan bir erotik filmin çocuklara zararlı olacağı iddiası ile ekran kapatan RTÜK, tüm çocukları bir çengelli iğne bulup birbirlerinin kanını kendi kanlarına karıştırma reklamına ses çıkarmıyor.. Bu özentinin nasıl büyük felaketlere yol açabileceği kimsenin umurunda değil.. Bir Fatih Altaylı iki satır yazdı. Tüm medya sus pus.. reklam paraları gelsin de, çocuklar ölsün, bize ne?..
Tüm anneler ve babalar suskun.. "Çocuklarımıza ne öğretiyorsunuz, onları neye özendiriyorsunuz" diye sokaklara dökülmüyorlar.. Çünkü Türkiye'de "Anne ve babalar" diye bir toplumun gücü yok.. Onlar anne ve babalığı evde oturup, kızdıkları zaman çocuklarını dövmek sanırlar o kadar..
Bu ülkede hepatit taraması yapıldı mı çocuklar arasında.. Kimin kanında ne var biliyor muyuz?..
Peki bir çocuğu ömür boyu hepatit virüsü ile yaşamaya nasıl mahkum ediyoruz..
Çengelli iğne, dostluğun, kardeşliğin, sevginin değil, bu ülkedeki boş vermişliğin, çocuklara on paralık değer vermeyişin, sevgisizliğin simgesi aslında..
Böyle bir reklam Amerika'da yayınlansa.. Yayınlanmaz ya, ertesi gün miyonlarca dava açılırdı, mahkemelerde.. "Çocuklarımıza karşı cinayet işliyorsunuz" diye.. Bizde dehşetin farkında olan yok?..
Ne biçim koyunlarız biz?.. Ne biçim koyunlar.. Önüme ne konursa otlamak zorunda mıyız..
Bitmedi.. Bitmez.. Çocuklarımıza karşı ne kadar duyarsız, ne kadar sevgisiz, ne kadar aldırmaz olduğumuzun örneklerini cumadan itibaren sunmaya devam edeceğim..
Belki bir, tek bir kişi yerinden kıpırdamaya "Bunlar bizim çocuklarımız" demeye teşebbüs eder..
Hulki Saner diye bir mucize..
Sakın ola kalkıp da bana "Bu yaşta bu ne dinamizm" falan demeye kalkmasın, kimse.. Ben genç bile değilim daha.. Çocuğum.. Genç, Hulki Saner..
82 yaşında.. Dahası, hani o "Amansız" diye adı çıkan hastalık var ya.. Onun da sırtını yere getirmiş..
Cumartesi, Pazar sabahları, Ertekin'deki alemlerimizi anlatmıştım zaman zaman..
Bu defaki tam bir mucize.. Yaşam mucizesi..
Öyle bir ders verdi ki Hulki Ağabey..
Küçük Sahne'nin perdeleri kapanmak bilmedi o gece.. Alkış.. Alkış..
Delikanlı Hulki Saner'i ayakta alkışlıyorlar.. Elleri kızarmış, patlamış, hala alkışlıyorlar..
"Son haftalarda Ertekin'e gelemedim.. Anladın mı şimdi neyle meşgulüm" dedi, boynuna sarılırken..
Başkalarının dünyadan el etek çekip, umutsuzluk, yarınsızlık ve yaşamsızlığı dillerine doladıkları yaşta, Hulki Ağabey bir oyun yazmış.. Müzikli.. Şarkılarını da yazmış.. Dahası hepsini bestelemiş.. Dahası.. Gelmiş Küçük Sahneye.. Sahneye koymuş.. Yönetmiş..
Bu yazıyı okuyanlar..
Yaşınız kaç?..
Etrafınızdakiler kaç yaşında..
Onlarda bu enerji, bu inad, yaşama bu kadar candan, yürekten asılma var mı?..
Doğru söyleyin, siz dahil etrafınızda kaç Hulki Saner var?..
Televizyon kameraları geldi bana doğru finalde..
"Nasıl bulmuşum?.."
"Oyunu geçin" dedim.. "Oyunu geçin.. Siz bu oyunun yaratıcısına bakın.. Hulki Saner'i iyi tanıyın, iyi anlatın seyircinize.. O Ana haber bültenlerine davet edilecek bir kahraman.."
Dünyanın en renkli yaşamlarından biri.. Hollywood var.. New York Metropolitan'da tenor olarak söylemek var.. Bir yığın orkestrada caz çalmak, söylemek var.. Yeşilçam'a gelip 300'e yakın filme imza atmak var.. Sayısız müzikal film çekmek, bunlarda Emel Sayın ve Erol Büyükburç'un söylediği şarkıları yazmak ve bestelemek var.. Kitap yazmak var..
Var oğlu var.. Olmayan tek şey Hulki Ağabey'de, yaşlanmak..
O her sabah yeniden doğuyor ve yeni bir projeye başlıyor..
Ne mutlu ona..
Ne mutlu bana.. Böyle bir arkadaşım var.. Bana yaşamın ne olduğunu durmadan anlatan bir dosta sahibim..
***
Amerikalı Hala, vur patlasın, çal oynasın bir müzikal vodvil.. Biraz da nostaljik.. Bana, üniversite yıllarında İstanbul'a her gelişimde mutlak uğradığım Ses Opereti oyunlarını hatırlattı.
Oyunda iki profesyonel var.. Yıllar sonra ilk defa sahneye çıkan Nurhan Damcıoğlu.. Sanki hiç bırakmamış gibi.. Ve de bayıldığım bir Laz "Baba" kompozisyonunu çizen Gafur Uzuner..
Gerisi gençler hep.. Birisi bizim Savaş Ay'ın oğlu imiş.. Ulaş Can Ay.. Nasıl sempatik, cana yakın.. Sermet Yeşil ve Ömer Duran da, sahneye çok yatkınlar..
Vodvil demek, genç, güzel kız demek.. Başay Okay ve Ayumi Takano diye bir Japon kızı bu işi yüklenmişler.. İyi de yüklenmişler.. Hem fizikleri iyi, hem kimyaları..
Küçük Sahne'ye gidin.. Amerikalı Halayı görün.. Daha doğrusu 82 yaşındaki bir delikanlının mucizelerini.. Belki bir yaşam dersi de alırsınız, eğlenirken..
Belki siz de "Bitti demedikçe bitmez" dersiniz çıkarken..
Günay'da son Galalar!..
İşte nisan.. Sonra da mayıs.. Ondan sonra Günay geçen yıl olduğu gibi Bodrum'a taşınacak.. Hafta sonları biz de..
İstanbul'un tek gece kulübünde son galalar anlayacağınız..
Bu hafta sonu, Cumartesi gecesi Muazzez Ersoy ile, Günay'ın gediklisi Huysuz Virjin..
Gelecek hafta, Sibel Can ile, Beyaz var..
İstanbul'da Günay keyfini, Günay lezzetini yaşamak için son bir kaç fırsat..
Alaturkaya doymak için de..
34 VB 1501!..
Alkışlar sizlere gençler.. Bu kentte Trafiğin ne kadar lagar, trafik polislerinin ne kadar etkisiz ve umursanmaz olduğunu kanıtladınız..
Şimdi manzaraya bakın.. Şöförün yanında oturan genç, sol dirseğini direksiyon üzerine koymuş. Elini de yatırmış.. Direksiyonu bu sol kolun dirsek kısmı yönetiyor..
Bir sol dirsek arabayı kullanıyor, o da şöförün değil, yanında oturanın.. Şöför görünmüyor.. Çünkü koltuğunu iyiye yatırmış. Kendisi de kollarını ensesi altında çaprazlayıp oluşturduğu mindere kafasını koymuş uyuyor..
Ve bu araba, trafiğin tıklım tıklım olduğu bir gün ve saatte, Pazar günü akşam üzeri Ar navutköy'den Bebek'e kadar böyle gidiyor..
Şımarıklık, küstahlık ve kural tanımazlığın bu ölçüsü aklınıza gelir mi?.. Gelebilir mi?..
Minnacık twingoları ile bu garip sürüş şekilleri belki, otonun reklamı.. "Bu araba şöförsüz de gider.." Ya da, etraftaki kızlara hava.. Bakacaklar, bayılacaklar da.. Da ne?.. Arabada bayılacak kızın girecği yer yok ki?..
Bu bir tek şey ifade ediyor..
Bu kentte gençler Trafik Polisi diye bir otorite tanımıyorlar.. Onunla alenen, resmen dalga geçiyorlar..
Bir Londralı, New Yorklu, Parisli, Berlinli bir gencin, bunu değil yapması, aklından geçirmesi bile mümkün değil..
Ama bizde ipin ucu öyle kaçmış ki, sonunun nerde olduğunun kanıtı işte bu sahne..
Bu yüzden kutluyorum gençler sizleri..
TEBESSÜM
Fıkra Ersin Raylaz'dan
Recai şehrin en gözde semtinde bir büro tutmuş, içini güzelce döşemiş, kapıya da "Avukat Recai Şaşmaz" yazılı bir tabela asmış. Yeni bürosunda ilk sabah otururken kapı çalınınca Recai sekreterine "Kapıyı aç kızım" demiş. Sekreter kapıyı açıp gelen adamı Recai'nin odasına soktuğu anda Recai eline telefonu alıp konuşmaya başlamış. "O iş tamam beyim, zaten benim aldığım bir davada kötü bir netice çıkamaz, tabi... Tabi hemen kurtarırız. Şaban'ı da ben kurtarmıştım Mahir'i de. Siz hiç merak etmeyin Ankara da çok tanıdık var..." Konuşma böylece birkaç dakika daha devam ettikten sonra Recai sekreterinin odaya getirdiği adama dönüp "Ahh efendim" demiş "Kusura bakmayın beklettim sizi. Ama görüyorsunuz ki işler çok yoğun. Sizin ne davanız vardı?" Adam "Hiiç" demiş, "Benim davam filan yok, ben telefonunuzu bağlamaya gelmiştim!"
SEVDİĞİM LAFLAR
Paran varken bağımsız olmak kolaydır. Hiçbir şeyin yokken bağımsız olabilmek ise, Ulu Tanrının sınavıdır.
Mahalia Jackson (1911-1972)
BİZİM DUVAR
Don Külot Van Damme'ın Fuhuş Partisi FP'yi karıştırdı.
Hakan&Utku
|