"Fizikçiler ayakta rüya görüyorlar!" Perdeleri kapatmak için ayağa kalktığında bunları söylüyor Nermin...
Perdeler simsiyah.
Odayı duvardan duvara kopkoyu bir karanlık kaplıyor.
"Nereden çıktı şimdi bu?" demeye korkuyorum. Tersine, bıraktığı yerden sürdürüyorum: "Biyologlar nasıl peki?"
"Onları anlıyorum" diyor Nermin... "Fakat hepsinde evde kalmış kızların ürkekliği vardır; sahip oldukları 'Hayat bilgisi' gerçek hayatta bir işe yaramayacak diye tedirgindirler..."
Güneşin son keskin ışık oku da kararınca yerimden fırlayıp perdenin ucunu tutuyorum. "Nermin, bırak! Hiç değilse, bu kadarcık güneş girsin içeri!"
Bırakıyor.
Işık hüzmesi rugan ayakkabılarının üzerine düşüyor.
"Derdin ne senin? Ne demek istiyorsun?"
Nermin'in sesi kısılıyor. Çok çekici ama buruk bir ifadeyle; "Gerçek şu ki" diyor, "benim evrenim bedenimde başlayıp bedenimde bitiyor..."
Uzun kanepeye, yanıbaşıma oturuyor.
Odadan içeri girdiği sırada yere atar gibi bıraktığı çantasını karıştırıp sigara paketini buluyor.
Kirpikleri ne kadar uzun!..
Ve bunu odanın loşluğu içinde; üstelik onu yıllardır tanırken ilk kez şimdi farketmek ne kadar heyecan verici!..
(İnsan yeni birini tanımış gibi olur ya; kısacık ve hoş bir şaşkınlık duygusu!)
Bir sigara çıkarıp paketten, yakıyor.
Başı önüne eğikken zarif bir koşu atını andırıyor. (Saçma aslında...)
Bir ata bakar gibi bakıyorum bacaklarına. (İyice saçma ama gerçek bu!)
"Eeee?" diyorum.
"E'si şu: Benim evrenim bedenimde başlayıp bedenimde bitiyor ve ne yazık ki... YAŞLANIYORUM."
"Nasıl yani?"
Aynı anda dudaklarının üzerinde beliren dikey çizgileri görüyorum. Hafif ama ısrarcı olacakları kesin çizgiler...
Nermin hiç böyle konuşmaz, böyle şeyler söylemez.
Ne oluyor peki?
"Biliyor musun?" diyor; "Yok olmuyorsun ama BİTİYORSUN... Yavaş yavaş..."
Güzel gözlerini bana dikip devam ediyor: "Sonra başka bir hal başlayacak. Biliyorum. Fakat kimin umurunda!"
"Başka bir kadın mı olacaksın?" Sormaz olaydım!..
"Yalan!" diye incecik bir haykırış sanki Nermin'inki...
"Başka bir insan ama başka bir kadın değil"
Nermin farkına varmıyor. Ama o konuşurken ben dudaklarına bakıyorum. O çizgileri istiyorum. O çizgileri öpmek...
Ne tuhaf!
Hep yakın olmuşuz birbirimize bunca yıl. Ancak bedenlerimiz hiç birbirini arzulamamış. Belki kapımızda boy gösterdiği anda kovmuşuz arzuyu. Doğru da yapmışız!
Dostluğumuz daha eğlenceli olurdu sevgili olmamızdan; bunu hissetmiştik, haklı da çıkmıştık.
Fakat şimdi... Sihirbaz olmak, güçlü bir şaman gibi dudaklarının üzerine yerleşen çizgileri silmek istiyorum.
Güçlü bir aşk öpücüğüyle...
Ya da "seçkin" bir şamanın tükürük marifetiyle...
Tanrım, ne sersemlik!
"Boşver Nermin!" diyorum, "Bunlar kuruntu!"
Dizlerimiz birbirine değiyor.
Naylonun pamuklu kumaşla sürtünmesinden çıkan ses uzayın derinliklerine doğru hızla ilerliyor...
"Ben de bedenini önemsemeyen, aklına takmayan kadınlardan sanırdım seni!"
Gülüyor.
Gülmesi hep rahatlatıcıdır.
"Entel dantel yakınmaları sanıyorsan bunları, öldürürüm seni" diyor.
Dikkatimi dizlerini parlak bir mermere dönüştüren naylonun harika büyüsüne yoğunlaştırıyorum.
"Bak, yaşlanıp yaşlanmadığını tam olarak anlayamıyorum. Ama dizlerin ergenlik öncesine geri dönmüş."
Ah!.. İşte o anda yanağıma bir tokat atıyor. Uyduruk bir tokat. (Öfkeyle teşekkür duygusunu birleştiren davranışları bilir misiniz?)
Bu tokat onu olduğundan daha yaşlı yapıyor. Devam etse... Eskiden kızdığı zamanlarda yaptığı gibi, saçımı karıştırıp omzuma yumruk atsa, zamanı tersine çevirebilecek... Ama yapmıyor.
Onu hiç bu kadar kırgın ve aynı anda hiç bu kadar zarif görmemiştim.
Artık kederli patikaları andırmaya başlayan sağ elini tutuyorum.
İçimdeki zamanı ona vermeye kararlıyım. Kan kardeşliğine benzer bir anlaşma sanki istediğim...
Eline doğru eğiliyorum.
Sol ayağının topuğunun ayakkabısından çıkarken yarattığı hışırtıyı işitiyorum.
Hışırtı...
Daha önce sadece önünden yürüyerek geçtiğim karanlık bir ormanın içine birdenbire dalmanın sesi...
Naylonun değil, hayatın çalılıklarının hışırtısı...
Kulaklarımı tıkıyorum.