YÖK'ün basın ilişkileri bir harika! Halkı, keyfiliklerine "basın yoluyla alıştırma"yı iyi beceriyorlar.
YÖK denetçileri Fatih Üniversitesi'yle ilgili esrarengiz denetleme Raporu'nu Yök Genel Kurulu'na sunmadan Cumhuriyet Gazetesi'nin sayfalarına taşıdılar önce. Cumhuriyet'te yer alan kaynağı belirsiz haber, aynı belirsizlik içinde farklı gazetelerin sayfalarını dolaşıp durduktan sonra önceki gün YÖK Genel Kurulu'nda patladı!
Ama patladığında artık haber değeri kalmamıştı. Çünkü basındaki haberleri izleyenler, niyeti çoktan anlamıştı...
Önümde YÖK Genel Kurulu'nun bu yıl Fatih Üniversitesi'ne öğrenci alımını yasaklayan gerekçeli kararı ve Fatih Üniversitesi'nin bu gerekçelerin her birine verdiği cevapları içeren iki metin duruyor. Keşke bu gerekçelerin bütününü ve her birine verilen cevabı bu sütunda yayınlayabilseydim. Dilerim bunu haberciler yaparlar.
Ben sadece dikkatimi çeken bir çelişkiyi vurgulayıp olayın özüne geçeceğim.
YÖK'ün açıklamasında, üniversitenin irticai tutum ve davranışlar konusunda daha önce de ikaz edildiği ama ikazlara rağmen bu tutumun değiştirilmediği belirtiliyor.
Üniversite yetkilileri ise üniversitenin 1996'dan bu yana her yıl rutin olarak denetlendiğini, bu denetimlerden hiçbirinde kendilerine herhangi bir yazılı ikaz yapılmadığını, hatta hepsinde de denetçilerin şifahi övgüleriyle karşılaştıklarını; sadece 1998'deki denetimde, akademik konulara ilişkin olarak, tamamen teknik boyutta üç eleştiri yapıldığını ve üç eleştiriyi de hemen dikkate alarak düzelttiklerini belirtiyorlar. Çok açık olan şu ki; bu iki iddianın ikisi birden doğru olamaz.
Demek ki biri yalan söylüyor, biri bizi kandırıyor. Kimin yalan söylediğini, kimin haklı kimin haksız olduğunu ortaya çıkarmak da artık yargıya düşüyor.
Aslında, bütün bu gerekçelendirme gayretlerinin ve diplomatik dilin gerisinde yatan temel meseleyi hepimiz biliyoruz.
YÖK, Fatih Üniversitesi'ni, Fethullahçılar tarafından kurulduğu gerekçesiyle -uysa da uymasa da- kapatmak istiyor.
Çünkü Gürüz ve ekibi, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde görev yapan bütün öğretim üyelerinin Atatürkçü olmasını yasal zorunluluk sanıyor. Atatürkçü olmayana üniversitelerde hayat hakkı tanımamayı da YÖK'ün baş misyonu kabul ediyor.
Ayrıca, isteyen istediği kadar "Ben de Atatürkçüyüm" diye çırpınsın -Nitekim Fatih Üniversitesi kurucu ve yöneticileri böyle çırpınıyorlar- o, kimin Atatürkçü olduğunu tespit yetkisini sadece kendisinde görüyor.
YÖK'ün bu tavrını çok iyi bilen üniversite yönetimi de, okulun topun ağzında olduğunu, Gürüz ekibinin gözünü dikip açıklarını yakalamaya çalıştığını baştan beri biliyor. O yüzden de, açık vermemek için elinden geleni yapıyor. Atamalarda, öğretim üyeleri seçiminde kılı kırk yarıyor. Yasa ve yönetmeliklere uyma konusunda bütün diğer vakıf üniversitelerinden daha dikkatli davranıyor. En tehlikeli konunun türban olduğunu bildiği için, bu konuda da birçok vakıf üniversitesinden daha katı davranıyor.
Düşünebiliyor musunuz, konuştuğum yetkililer kendilerini "Biz şimdiye kadar şu kadar kız öğrenci hakkında türban yüzünden soruşturma başlattık" diye savunmaya çalışıyorlar. Aslında doğru bulmadıkları bir yasayı sırf Gürüz ekibine koz vermemek için uyguluyor, ama yine de YÖK'ün gazabından kurtulamıyorlar.
Tek tek bütün yasa ve yönetmelikleri eksiksiz uygulasalar da, "irticai eğilimli kişileri göreve getirmek" ya da "öğrencilere laiklik karşıtı bir yaşam tarzı sunmak" gibi sübjektif, soyut, lastikli ve kaypak bir suçlamanın ağlarına takılıp kalıyorlar.
Böylece, Türkiye'de ilk kez bir üniversite, 4000 kişinin eğitim yaptığı bir yüksek öğretim kurumu kapanma tehlikesiyle karşı karşıya geliyor.
Ve hukukun üstünlüğü kavramı, YÖK'ün keyfiliğine karşı bir kez daha sınava giriyor.