kapat

16.03.2001
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Limasollu
Magazin
Sabah Künye
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2001
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Kurban Bayramı
HAŞMET BABAOĞLU(hbabaoglu@sabah.com.tr )


Ne oldu bize?

Bugünlerin en gözde sorusu şu: Ne oldu bize? İçinde bir hinlik var bu sorunun: Çürüklüğü değil de, bugün birdenbire çürüdüğümüzü; kötülüğü değil de bugün birdenbire etrafımızı kötülüğün sardığını ima eden bir hinlik...

Bir de, bunca sıkıntı arasında nostaljik bir hava da taşıyor: Ne oldu bize?

Yani, biz böyle değildik... Sonra, bize bir şey oldu!

Hani sorumluluğu paylaşır gibi yapıp şık bir çalımla üzerimizden atma uyanıklığı...

Oysa her şeyin iyi kötü yolunda gittiğini düşündüğümüz, krizlerin belimizi bükeceğini aklımızdan bile geçirmediğimiz zamanlarda asıl şunları sorsaydık ya: Kimiz biz? Neyin nesiyiz? Nasılız?..

O zamanlar bankalardan, dershanelerden, kreşlerden, hastanelerden, okullardan, hapishanelerden, sokak lambalarından, trafik işaretlerinden nasıl söz etmişiz?

Cüzdanlarımıza gösterdiğimiz ilgiyi, onları titreyerek tutan ellerimize göstermedik çünkü...

İşsiz akrabamız, yoksul komşumuz bir "anormalliğin" talihsiz temsilcileri gibi geliyordu bize...

Radyoya havadan sudan konuşmak için telefon eden genç kıza "işler nasıl gidiyor?" diye sorulduğunda şen bir kahkaha atıp, "Valla ne biliiim! Patronum düşünsün" diyordu o sıralar.

İşini yoluna koyanlar "deniz burada biterse, dışarda yüzeriz" diye düşünüyordu.

Doğru söyleyeni dokuz köyde de kovmaktan beter ediyorlardı...

Seviyorduk. Ama her sevme çabamız sevmediklerimizin altını çizmeye; hatta üstlerini karalamaya yarıyordu...

Kibirden boyun kaslarımız çatlayacak kadar geriliyordu; o kadar ki konuşamıyor, muhabbet edemiyorduk...

Hiçbirimiz tehdit edilmeye gönül indiremiyor, ilk fırsatta tehdit eden kabadayılar sınıfına ismimizi yazdırıyorduk...

İnanç uğruna cinayetlerin yüceliğinden hiç kuşku duymuyorduk; yeter ki şerefin bedeli ödensin!..

Yoksulluk çevre kirliliği gibi bir şey olmuştu gözümüzde; göz önünden kalksa yoksulluk da kalkacak gibi geliyordu!..

Yenilik olsun da "fasulyeden" olsun; fesatlarımızın, beceriksizliklerimizin, aşksızlıklarımızın yeter ki üstünü örtsün!..

Çocuktuk; dokunduğu her şeyi kutsallaştıran, sevgisi mızıkçı, iradesi teslim alınmış çocuklardık...

Suçları "dış mihraklara", sevapları "iç zenginliklere" bağlamanın rahatlığı içinde geçinip gittiğimizi sanıyorduk...

Sonra günler, aylar gelip geçti.

Şimdi soruyoruz: Bize ne oldu? Nedir bu başımıza gelen?

İşin garibi, dışarda kalıp "Elinin körü" diyecek adam bile kalmadı...

Merak ediyorum: Hani "Vatan Hatırası" veya "Çağın Aynası" türünden fotoğraflar vardır ya...

Orada yan yana durup objektife baksak. Topluca bir fotoğraf çektirsek. YÜZLERİMİZ çıkar mı?

ALTYAZI
Marge Sherwood: İnsanın Dickie'yle ilişkisi nasıldır biliyor musun? Üzerine düşen güneş ışığı gibidir o... Sonra unutur seni ve hava soğur; çok soğur! Üşürsün...

Tom Ripley: Şimdi anlıyorum!

(Anthony Minghella'nın 1999 yapımı filmi "Becerikli Bay Ripley"den bir diyalog)

ŞUT
Şenol Güneş yazmıştı..

Geçenlerde Milli Takım Teknik Direktörü Şenol Güneş gazeteye ziyarete geldi. Yine o kendine özgü güzel coşkusu üzerindeydi... Basmakalıp başarı ve başarısızlık yargılarına prim tanımayan iyimserliğini sürdürüyordu.

Laf lafı açtı. Trabzonspor teknik direktörlüğünden ayrıldıktan sonra Şenol Hoca'nın bir süre Yeni Yüzyıl'ın spor sayfalarında çıkan yazılarını hatırladık.

18 Nisan 1997'de "Trabzonspor'a herkes sahip çıksın" başlıklı bir yazı yazmıştı Şenol Hoca.

Şöyle diyordu dört yıl önce: "Sahip çıkmanın yolu özveriden geçer. Herkes eteğindeki taşları birer birer döksün ve sorunlar ortaya konsun. O zaman çözüm bulunur."

Buradaki "herkes" sözü üzerinde ısrar ediyordu Şenol Hoca. "Başkan, antrenör, oyuncu, gazeteci kafa kafaya versin."

Futbolumuzu içinden çıkılmaz noktaya götürecek bir tutuma da dikkat çekmişti: "Yöneticilerin başarısızlıkları başkalarına yükleyip başarılara sahip çıkması futbolu içinden çıkılmaz bir kaosa sürükler."

Baskı altında maç yöneten hakemler için de Şenol Hoca şu örneği vermişti, dört yıl önce kaleme aldığı yazısında: "İstanbul trafiği kötüyse, o trafikte arabayı kullanacak yetenekte olmanız gerekiyor."

Yükselen İspanyol futbolu
İspanyol futbolu nasıl oldu da, Avrupa'nın bir numaralı ligi oldu? İspanyol kulüplerinin Şampiyonlar Ligi, UEFA gibi turnuvalarda ve kendi liglerindeki gözle görülür ve keyif verici başarısı nereden kaynaklanıyor?

Şimdi uluslararası futbol basını bu soruya yanıt arıyor.

Real Madrid menajeri Jorge Valdano bu konuda önemli bir noktanın altını çiziyor: "İtalya ve İngiltere'de yapılanın aksine, biz dışarıya açılırken tek tek futbolculara değil fikirlere önem verdik. Öteki ülkeler teknik direktörler ve onların getirdiği vizyonun, futbolcu transferinden daha önemli olduğunu çok sonra farkettiler. Teknik direktör getirmek de yetmez, onların ideolojilerini hazmetmeyi becermek gerekir."

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır