Bugünlerin en gözde sorusu şu: Ne oldu bize? İçinde bir hinlik var bu sorunun: Çürüklüğü değil de, bugün birdenbire çürüdüğümüzü; kötülüğü değil de bugün birdenbire etrafımızı kötülüğün sardığını ima eden bir hinlik...
Bir de, bunca sıkıntı arasında nostaljik bir hava da taşıyor: Ne oldu bize?
Yani, biz böyle değildik... Sonra, bize bir şey oldu!
Hani sorumluluğu paylaşır gibi yapıp şık bir çalımla üzerimizden atma uyanıklığı...
Oysa her şeyin iyi kötü yolunda gittiğini düşündüğümüz, krizlerin belimizi bükeceğini aklımızdan bile geçirmediğimiz zamanlarda asıl şunları sorsaydık ya: Kimiz biz? Neyin nesiyiz? Nasılız?..
O zamanlar bankalardan, dershanelerden, kreşlerden, hastanelerden, okullardan, hapishanelerden, sokak lambalarından, trafik işaretlerinden nasıl söz etmişiz?
Cüzdanlarımıza gösterdiğimiz ilgiyi, onları titreyerek tutan ellerimize göstermedik çünkü...
İşsiz akrabamız, yoksul komşumuz bir "anormalliğin" talihsiz temsilcileri gibi geliyordu bize...
Radyoya havadan sudan konuşmak için telefon eden genç kıza "işler nasıl gidiyor?" diye sorulduğunda şen bir kahkaha atıp, "Valla ne biliiim! Patronum düşünsün" diyordu o sıralar.
İşini yoluna koyanlar "deniz burada biterse, dışarda yüzeriz" diye düşünüyordu.
Doğru söyleyeni dokuz köyde de kovmaktan beter ediyorlardı...
Seviyorduk. Ama her sevme çabamız sevmediklerimizin altını çizmeye; hatta üstlerini karalamaya yarıyordu...
Kibirden boyun kaslarımız çatlayacak kadar geriliyordu; o kadar ki konuşamıyor, muhabbet edemiyorduk...
Hiçbirimiz tehdit edilmeye gönül indiremiyor, ilk fırsatta tehdit eden kabadayılar sınıfına ismimizi yazdırıyorduk...
İnanç uğruna cinayetlerin yüceliğinden hiç kuşku duymuyorduk; yeter ki şerefin bedeli ödensin!..
Yoksulluk çevre kirliliği gibi bir şey olmuştu gözümüzde; göz önünden kalksa yoksulluk da kalkacak gibi geliyordu!..
Yenilik olsun da "fasulyeden" olsun; fesatlarımızın, beceriksizliklerimizin, aşksızlıklarımızın yeter ki üstünü örtsün!..
Çocuktuk; dokunduğu her şeyi kutsallaştıran, sevgisi mızıkçı, iradesi teslim alınmış çocuklardık...
Suçları "dış mihraklara", sevapları "iç zenginliklere" bağlamanın rahatlığı içinde geçinip gittiğimizi sanıyorduk...
Sonra günler, aylar gelip geçti.
Şimdi soruyoruz: Bize ne oldu? Nedir bu başımıza gelen?
İşin garibi, dışarda kalıp "Elinin körü" diyecek adam bile kalmadı...
Merak ediyorum: Hani "Vatan Hatırası" veya "Çağın Aynası" türünden fotoğraflar vardır ya...
Orada yan yana durup objektife baksak. Topluca bir fotoğraf çektirsek. YÜZLERİMİZ çıkar mı?
Geçenlerde Milli Takım Teknik Direktörü Şenol Güneş gazeteye ziyarete geldi. Yine o kendine özgü güzel coşkusu üzerindeydi... Basmakalıp başarı ve başarısızlık yargılarına prim tanımayan iyimserliğini sürdürüyordu.
Laf lafı açtı. Trabzonspor teknik direktörlüğünden ayrıldıktan sonra Şenol Hoca'nın bir süre Yeni Yüzyıl'ın spor sayfalarında çıkan yazılarını hatırladık.
18 Nisan 1997'de "Trabzonspor'a herkes sahip çıksın" başlıklı bir yazı yazmıştı Şenol Hoca.
Şöyle diyordu dört yıl önce: "Sahip çıkmanın yolu özveriden geçer. Herkes eteğindeki taşları birer birer döksün ve sorunlar ortaya konsun. O zaman çözüm bulunur."
Buradaki "herkes" sözü üzerinde ısrar ediyordu Şenol Hoca. "Başkan, antrenör, oyuncu, gazeteci kafa kafaya versin."
Futbolumuzu içinden çıkılmaz noktaya götürecek bir tutuma da dikkat çekmişti: "Yöneticilerin başarısızlıkları başkalarına yükleyip başarılara sahip çıkması futbolu içinden çıkılmaz bir kaosa sürükler."
Baskı altında maç yöneten hakemler için de Şenol Hoca şu örneği vermişti, dört yıl önce kaleme aldığı yazısında: "İstanbul trafiği kötüyse, o trafikte arabayı kullanacak yetenekte olmanız gerekiyor."