Dikkat ederseniz, krizle birlikte politik yelpazenin sağ ve sol kanatları "haset ideolojisi"nde buluşmuş durumda.
Parlamentoda bulunan merkez sağ muhalefet "Benim işçim, benim asgari ücretlim" diye başladığı popülist propagandasını mutlaka "bir avuç rantiye..." tekerlemesiyle bitirirken, Kemal Derviş'in programına karşı Meclis dışından yükselen "sol" muhalefet de bütün söylemini "Bir gecede şu kadar para kazanan rantiyeciler..." klişesi üzerine kurmuş durumda.
Politik yelpazenin "sağ" ve "sol" kanatlarının rantiye düşmanlığı noktasında birleşmeleri anlamlıdır. Çünkü bu nokta aynı zamanda serbest piyasa ekonomisinin reddedildiği noktadır.
Neymiş, krizin yükü rantiyelerin sırtına yıkılmalıymış... Yani, konsolidasyon yapılmalıymış! Çünkü bu bunalım da zaten onların yüzünden çıkmış. Eğer kamunun iç borçlanması için bu kadar yüksek faiz ödenmeseymiş, bütçe gelirlerinin neredeyse tamamı faiz giderlerine gitmeseymiş, bu kriz de olmazmış... Bu yüzden de eğer fedakârlık edecek birileri varsa, herhalde 200-300 milyon maaşlı memurlar değil, yıllardır faiz gelirleriyle köşeyi dönen bu birkaç bin aile olmalıymış.
"Sosyalist" iktisatçılarımızın krize buldukları bu "pratik" çözümle gazete sayfalarında ve TV ekranlarında sık sık karşılaşıyoruz.
Bütçenin çoğunun faizlere gitmesinden o faizi verenleri değil de alanları sorumlu tutmak ancak sakatlanmış bir mantığın ürünü olabilir. Sebep-sonuç ilişkisini böyle tersyüz edip sonucu sebep gibi görmek -bir IQ sorunu olmadığına göre- ancak kötü niyetin belirtisi olabilir.
Devlet keyfinden mi verdi o yüksek faizleri?
Kamu açıklarıyla boğazına kadar batmış olmasaydı, yüzde 130 faizle borç alır mıydı?
Peki o kamu açıkları nerden çıktı?
Kamu parası yıllar yılı öyle bol keseden dağıtılmasaydı, yağma Hasan'ın böreği misali yağmalanmasaydı, belli kesimlere karşılıksız gelir aktarmaları yapılmasaydı, KİT'ler her yıl tonla para götürmeseydi, hiçbir fizibilitesi olmayan yatırımlara trilyonlar harcanmasaydı, kamu harcamaları her yıl katlanmasaydı kamu açıkları şiştikçe şişer miydi?
1994'te toplam dış borcumuz 18 milyar dolarken, o zamanki piyasa değeri 35-40 milyar dolar olan Telekom'un yüzde 51'lik satışıyla bütün dış borçlarımız kapatılabilecekken Telekom'un satılması için her türlü engellemeyi yapacaksınız; bugün dış borcumuz 50 milyar dolara çıkmış, Telekom'un piyasa değeri ise 10 milyar dolara düşmüş olacak; yani tek bir kalemde devlet bütçesine 30 milyar dolarlık zarar vereceksiniz, ondan sonra devlet rantiyecilere yüksek faiz ödedi diye rantiyeci düşmanlığı yapacaksınız.
Hem, "sosyal devlet" gerekçesiyle kamuyu sürekli destek politikalarına zorlayacaksınız, KİT'ler satılmaya kalkınca "Vay, halkın malını sermayeye peşkeş çekiyorsunuz" diye vaveyla koparacaksınız, kamudan tek bir işçi-memur attırmayacağız, diye sokaklara döküleceksiniz, her fırsatta yabancı sermaye düşmanlığı yapacaksınız, sonra bütün bu sebeplerden devlet borca batıp da iç piyasadan yüksek faizle borç alınca, kendinizi değil, faizi alanı suçlayacaksınız.
Suçlamakla kalmayacak, faizi meşru olmayan bir kazanç gibi gösterip "Ödesinler bedelini hainler" diye konsolidasyonu, yani devletin "çamura yatmasını" savunacaksınız.
Üstelik de haksızlığınız bir yana; bunu yapmakla yani, konsolidasyon lafını ağzınıza almakla devlete güveni daha da sarsacak, hem yerli hem yabancı parayı kaçıracak, kamunun borçlanmasını daha da zorlaştıracak, yani faizleri daha da yükselteceksiniz.
Sonuçta, baş düşmanınız olan rantiyecileri daha çok kazandıracaksınız!