


Çaykovski'yi severik.. Delikanlı adamdır..
Batıya entegre olmaya hazırız.. Onların kültürü bize fransız soslu kurbağa bacağı yahnisi gibi aykırı geliyor ama olsun.. Cebimizde dolar oldukça Çaykovski'yi dahi esas duruşa geçiririz.. Yeterki havamızı bulalım..
Bu memleket insanının sinirlerine hayranım.. Bilmem kaç şiddetinde deprem vurdu, acısı üç hafta sürdü.. Dördüncü hafta deprem çadırlarında kurulan televizyonlar sayesinde herkes Galatasaray'ın peşine düştü..
Ardından ekonomik istikrar vurdu.. Herkes elindekinin üçte birini kaybetti.. Yine karakteri titretmeden yaşıyoruz.. Hem de polise yakalanmış gibi debelenen haplanmış yankesici kıvamındaki dalgalı döviz kuruna rağmen..
The Marmara'nın lobi barında oturmuş, bir arkadaşı bekliyorum.. Buraya bar da denmez.. Pastahane ile bar karışımı bir yer.. İsteyen meyvalı gazozunu içer, isteyen votka cin alır..
Racon; herkesin çevreye rahatsızlık vermeden etrafı kesmesi.. Küçükcük bir ilgiyle yerinden zıplayacakmış havası vermeden cool takılması..
Ne güzel çalıyor..
Eh! Cool takılma konusunda en az üç kurs görmüş biri olarak bir eksiğimi bulamazsınız.. Bir mekana gittiğimde oraya vakit geçirmek için değil de satın almaya gelmiş gibi davranırım..
Duvarlara "deprem çatlağı iz bırakmış mı?" gibisinden bakarım, yetmez.. Karargah denetlemeye gitmiş askeri paşası titizliği ile personeli de gözden geçiririm..
O yüzden garsonlar hep tedirgindir.. Birşey ısmarlamak için işaret ettiğimde tekmil vermeye gelmiş gibi esas duruş gösterirler.. Sivil olduklarını bilmeseler:
- "İbrahim Karakaş, Malatya.. Emret komutanım.." diye bağıracaklar, ben de;
- "Rahat! Bana bir cola bir de şu üzeri çikolatalı pastadan.." diyeceğim..
İçeceğe karar verdim de pastaya karar veremedim.. Gözüm bir çilekliye kayıyor bir çikolatalıya.. Şeytan da "Battı fishing yan going.. İkisini de ye anasını satayım!" diye dürtüyor..
Arkamdaki masadan kırık bir Türkçe ile "Ne güzel çalıyor değil mi?" diye soran yumuşak bir ses geldi.. O zaman saçları aklanmış bir beyefendinin piyano çaldığını farkettim..
Ne yapalım biz de canlı müziği mekaniğinden ayıracak kulak yok.. Ama başımı çevirince piyanonun üzerinde dolaşan, damarları çıkmış, buruşmuş elleri gördüm..
Ardından da "He valla! Güzel çaliy.." diyen erkek sesini duydum..
O sırada garson yanıma geldi, siparişi aldı.. Garsona bir şey gösterme bahanesi ile sandalyemi yarım çevirip arkamdakileri göz ucuyla inceledim..
Sarışın, yirmili yaşların başında incecik bir genç kız ile karşısında yaşı kendinin iki katı bizden bir erkek..
Kız belli ki kuzey komşularımızın birinden.. Bizim Kel Bekir'in tarifi gibi "su içse imiğinden görülecek" kıvamda bir beyazlıkta teni var.. Karşısındaki ise bıyıklı, esmer ve tepesi açılmış..
Lakin doğaya karşı direnmekte kararlı olduğundan saçları yandan uzatmış, tepeye Diyarbakır işi ibrişim kuşak gibi sarmış.. Uzaktan bakıldığında tepesi saçlıymış gibi duruyor..
Yakından gören ise tepesine seccade serilmiş sanır..
Cebinde parası olduğu, kendisine hiç uymayan bir kızla karşılıklı oturup birşeyler içmesinden belli.. O andan itibaren ben de onların sohbetinin içine daldım.. Gerçi onların haberi yoktu ama..
Çaykovski?? Mımmh!
Kuzeyli kız Türkiye'de uzun süre kalmış belli ki.. Kırık Türkçesi var ama bu kadarını öğrenmek için de insana zaman gerekir.. Mesleğini icra ederken Türkçe'ye kayıtsız kalmamış.. Adama;
- "Ne çaldığını biliyor musun? Çaykovkovski'den.." dedi..
Adam, bilmiyorum dese ölecek sanki.. Türkiye'nin kredi notu vereceği cevaba bağlıymış gibi kararlı.. Kıza önce "Çocuk musun?" derecesine baktı, ardından İngiliz Royal Akademisi'ne üye bir müzik adamı kararlığında "Nasıl bilmem.." manasına kafa salladı.. Cevap kızı biraz umutlandırdı mı ne?
- "Çaykovski'yi sever misin?" diye sordu..
Adam bu kez de sağ elinin parmaklarını birleştirip ağzına doğru götürerek "Çaykovskiiii!" diye salladı.. Sonra "Mımmmmhhh!" sahyası çıkarıp bir bestekardan ne anladığını tarif etti..
Batı dünyasından biriyle yaptığınız sohbette laf müziğe geldi, diyelim.. Bir bestekardan konuşuyorsunuz ve karşınızdaki adam, parmaklarını birleştirmiş ağzına doğru sallayıp "Mıııımmmmhhh!" nidası çıkarıyor..
Doğal olarak yabancının aklına iki şey gelir..
Bir; karşımdaki adam sözü edilenin müzisyen olduğunu bilmiyor, bir pasta veya yahni çeşidi sanıyor.. İki; inanılacak gibi değil ama bu adam o müzisyeni bir yerde kıstırıp yedi.. Tadını unutamıyor..
Kız bu cevaplardan karşısındakini tartmış oldu tabii.. Çaktırmadan süzerken yüzünden dolaşan gizli tebessümü yakaladım.. Kendisini, ancak parası için katlandığı bir adamdan farklı bir yere koymuştu ve tadını çıkarmakta kararlıydı:
- "Çaykovski hakkında ne biliyorsun?" diye üsteledi..
Bu soru adamı bitirdi.. Bir soru eki ve "mııımmmhh!" nidası ile idare ettiği konuşmanın başına dert açacağını anlamıştı.. İki elini yana açıp:
- "O kadarını sorma bana.." dedi.. "Çaykovski'yi biz de severik.. Delikanlı adamdır.."
Ben içimden "Eh!" diye geçirdim.. "Çaykovski'nin ne kadar delikanlı olduğu tartışılır ama bizimki hiç değilse onun bir erkek olduğunu biliyor.."
Yüzünde, bizim Ali Özgentürk'ün Balalayka filminden çıkmış gibi örtülü bir hüzün gizleyen kız adamı teslim almıştı:
- "Biliyor musun?" dedi.. "Ben Çaykovski'nin bütün eserlerini bilirim.. Bizim evde piyano vardı.. Bazılarını biraz çalabiliyordum.."
Adam sıkıldı.. "Eyi eyi.." diye homurdandı.. İşaretle çağırdığı garsona hesap öderken kız Çaykovski taaruzunu sürdürüyor, karşısındakine olan fazlalığının tadını çıkarıyordu..
- "Kalk gidek.." dedi adam.. Kız direnmedi, kalktılar..
Muhtemelen başbaşa kalacakları bir yere gidecekler ve Çaykovski'yi tartışmayacaklardı.. Ancak adam, çok delikanlı adam olarak tarif ettiği Çaykovski'nin acısını kızdan çıkarmaya kararlıydı..
O sırada dolar bir milyon lirayı aşmıştı.. Adam kızın ardından yürürken, suskun ve düşünceliydi.. Belki de kıza Türk lirası olarak ödeme yapmanın daha karlı olup olmayacağını soruyordu kendine..