1953, yahut 54 yılının bir yaz akşamında, CHP Genel Sekreter Yardımcısı Cevat Dursunoğlu'yla, o zamanki Suadiye Gazinosu'nun özenli bahçe terasında, karşılıklı oturmuş rakı içiyorduk.
Menderes, "devri sabık yaratmayacağız" demesine rağmen; "halkın malını halka iade ediyoruz" gerekçesiyle, CHP'nin resmi organı Ulus gazetesinin makinalarına da el koymuştu, binasına da...
Nihat Erim, -parti adınaymış görüntüsünde-, sonradan adı Halkçı'ya dönüşen Yeni Ulus'u çıkarıyordu.
Başyazıları Hüseyin Cahit'le Nihat Erim; dış politikayı Bülent Ecevit; ben de, güncel küçük yergi fıkralarıyla, "Fikret Obey" takma adı altında, portreler falan yazıyordum.
Yazı kadrosunda Nurullah Ataç da vardı; Bülent Ecevit'in kayın pederi, dürüstün dürüstü ünlü maliye uzmanı Namık Zeki Aral da; Altan Öymen'in babası, Hıfzırahman Raşit Öymen de...
Altan'ın da gazetecilikteki ilk yıllarıydı.
Suadiye Gazinosu'nun bahçe terasında, akşam ışıklarının büyüsüyle donanmış Marmara'yla Adalar'a bakarak, Cevat Dursunoğlu'yla rakı içerken; Türkiye'nin açmazlarından ve çıkmazlarından konuşuyorduk.
Ben, halkın yoksulluğunu dile getiren ozanlarla yazarlara çok ağır baskılar uygulanmış olmasından yakınıyordum.
Dursunoğlu ise bütün bunları siyasal kadrolardaki ekonomik bilinçsizliğe bağlıyordu ve Gazi ile ilgili bir anısını anlatıyordu.
Erzurum Kongresi'nden beri yakından tanıdığı Gazi, bir gün kendisine şöyle demişti:
- Tarih bizden iyi niyetli insanlardı, ama iktisat bilmiyorlardı, diye söz edecek...
Yine aynı tarihlerde Yakup Kadri'yle Ankarapalas'da öğle yemeği yiyorduk. Menderes aşırı bir zaferle kazanmıştı iktidarı. İsmet Paşa'nın liderliğini yaptığı CHP, 40 milletekili bile çıkaramamıştı.
Yakup Kadri'ye de sormuştum:
- Cumhuriyet neden istenilen sonucu gerçekleştiremedi, diye..
Yakup Kadri:
- Kadro yoktu, demişti; Osmanlı'nın Babıali kadrosunu aldık Ankara'ya taşıdık. Onlar da, neye alışıksalar, onu sürdürdüler.
İsmet Paşa da, Ankara hükümetinin ilk yıllarındaki kadro yokluğunu anlatırken: - Biz, demişti, İstasyon'a gider; İstanbul'dan gelenler arasında kim kravatlıysa, onu hariciye memuru yapardık.
Başbakan olduğu günlerde de, ekonomiden hiç bir şey anlamadığını şöyle açıklamıştı:
- Maliye Vekili'ni çağırdım, "devletlerin paraları birbiriyle aynı değerde değil mi" diye sordum. O da, "Fransa'da okumuş genç bir memur var, çağırıp ona soralım"dedi. Genç memuru çağırıp sorduk. Fransa'da okumuş genç, "Hayır efendim, değildir" dedi. Hiç bir şey anlamadım..
Bütün bu yetersizliklerin tek sığındığı görüntü, "astığı astık, kestiği kestik" otoriter bir oligarşinin; kendisini, "Devlet" olarak fotoğraflaştırması oluyordu. Irkçılığa eğilimli bir hamaset demagojisi de, her türlü saydamlıkla eleştirinin önünü derhal kesiyordu.
İsmet Paşa'dan sonra, siyasette ağırlığı süren militerler de, -rahmetli Oramiral Fahri Korutürk hariç- ekonomik saydamlıklara ve denklemlere boşvererek, hep aynı fotoğrafı benimsediler.
Kimi "donumuza kadar her şeyimizi Amerika veriyor" tipi bir NATO oportünizmine sığındı. Kimi, yurt içinde "iti ite kırdırma" taktiklerini usta bir yönetim biçimi sandı. Kimi de, "hukuk benim" anlamında, "asmayalım da, besleyelim mi?" secileri patlattı... (Sec'i, cümle yapısı içinde kafiyeli sözcükler kullanmak, demek...)
Yazı, çizi, öngörü, uyarı, eleştiri; hepsi vız... Son üç yüz yıldan, yani III. Ahmet'den bu yana; Türkiye'yi -aşırı ağır aksak da olsa- dünyadaki değişimler yönlendirmede...
Bugün de öyle...
Birdenbire ekonomik krizlerle ekonomistlerin ön plana çıkmaya başlamasını başka nasıl yorumlayabilirsiniz?
Yarım yüzyıl sonra Türkiye; Avrupa Birliği içinde, çevresindeki ülkelerle büyük bir konfederasyonu gerçekleştirmiş olacak..
Ama bunu kendi inisyatifiyle değil, küreselleşme sürecinin hızlandırdığı değişimler sonucu yapacak..
Yoksa 1821 Mora başkaldırısı sırasında, II. Mahmut böyle bir konfederasyona yönelse; Türkiye bugün yeryüzünün ABD ile AB'den sonra, üçüncü ekonomik devi olurdu...
Biz kendi kendimizi yeterince değiştirerek, çağımızla bir türlü tam bir uyum sağlayamıyoruz. Sıkışınca hamaset demagojilerine ne kadar sığınsak da, gerçek bu...