Türkiye'nin kaderi hep aynı 5-6 kişinin elinde.. Onlar dönüşümlü olarak, sıraları geldikçe hatalarını yapıyorlar, bu hataların cezasını millet çekiyor, ülke her seferinde farklı nedenlerle (çoğu kez de aynı nedenlerle) cehenneme dönüyor. Hatayı yapan bir şekilde, ya askeri müdaheleye yolaçarak, ya da erken seçimle paçayı sıyırıyor. Çoğu kez partisinin oylarını baraj sınırına düşürerek halktan ağzının payını alıyor ama yine de koltuğuna yapışıp yerinde kalmayı başarıyor.
Bu "koltuğa yapışma" dönemi onlar için bir anlamda "çile doldurma dönemi" oluyor aslında.. Beyler veya hanımlar iktidarı seviyorlar ya, sıradakilerin yeni hatalarla ülkeyi uçuruma sürüklemesini beklemek zor geliyor. Yeni taktikler bularak, eski suratlara yeni cilalar, makyajlar icat ederek, aldatma metotlarını geliştirerek değerlendiriyorlar istenmeyen "ara dönemleri"..
Dünkü yazımda Başbakan Ecevit'le, yardımcısı Mesut Yılmaz'ın iki günde bir fikir değiştirmelerini yazmıştım. Buna diğer liderlerin bugüne kadar yaptıkları benzer davranışları ekleyerek uzun bir liste hazırlamak mümkün. Hiçbirinin diğerinden farkı yok.
Ecevit gazetecilerle bayram sohbeti yaparken kendisine yöneltilen "MGK toplantısından sonra geriye dönüp baktığınızda 'Acaba farklı davransa mıydım' diye düşündüğünüz oldu mu?" sorusuna;
"Bu, suçu kabullenmek olur. Onları geride bıraktım ama benim tavrım kaçınılmaz hale getirilmişti. Siyasetteki iniş çıkışların ekonomiye yansıtılmasından vazgeçmemiz gerekir" cevabını verdi.
Yani kısacası sonuçta hiç kimse suçun kendisinde olduğunu kabul etmiyor. Sürekli kayba uğramamızın bir nedeni de bu..
Vatandaş hata yaptığında cezasını çekiyor, suç işlemişse bunu ödüyor ama siyasetçi için hiçbir yaptırım yok. Onun yanlışının cezasını 65 milyon kişi çekse de kendini sorumlu görmüyor ve yerinde kalabiliyor.
Siyaset sıradan bir iş değil, bir bilimdir. Siyaset yapmak isteyenler bulundukları mevkilere ülkeye hizmet için, bu ulvi görevin şerefi için gelmeyi istemek zorundalar. Partilerine ve kendilerine gelecekte daha da büyük çıkarlar sağlamak amacıyla değil.
İşte şimdi bu çıkar kapıları bir bir kapanacak. Artık isteseler de istemeseler de sadece hizmet için girecekler siyasete.. Bu nedenle yeni ekonomik kararların arkasında milletçe durmamız, engellenmesine karşı çıkmamız gerekiyor. Bir süre için sıkıntı çekecek ama hiç değilse çocuklarımıza daha iyi bir düzen bırakabileceğiz.
Düzlüğe çıkmamızın en önemli şartlarından biri de yeni Seçim ve Partiler yasalarının bir an önce çıkmasını sağlamak. Yıllardır söylenmesine rağmen, liderlerin padişahlığına son vereceği, Meclisin genel başkanları değil halkı temsil etmesini sağlayacağı için bir türlü çıkarılamıyor. Basın ve sivil toplumun en önemli gündemi artık bu yasalar olmalı.
Kaybedecek zamanımız kalmadı!
Aslanım benim!
Kahramanım benim! (Hepimiz adına söylüyorum arkadaşlar..)
Bundan sonra bütün toplantıları bu saate alırsa medyayı da erkenden uyandırır. Hatta belki yakında üç günlük bayram tatillerinin on güne çıkarılmasını da engeller.
Biz de "Atam izindeyiz" yerine "Atam bak çalışmaktayız" deriz bundan böyle..
"Kurtarma paketi" bu kez önceki kurtarmalardan daha sıkıntılı olacak hepimiz için. Enflasyon ve işsizlik önce artacak ama sonra normale dönecek. Düzelen ekonomi yeni yatırımları birlikte getirecek.
Peki bu acı ilacı nasıl içeceğiz?
Elimizdeki kısıtlı imkânlarla yaşamaya alışarak. Ayağımızı yorganımıza göre uzatarak. Aslında özeleştiri yapacak olursak devletin savurganlığının, israfının benzerini biz de yapıyoruz.
Herkes ithal sigara peşinde..
Herkesin elinde cep telefonu.
Herkes özel araba peşinde.
Tatil derdemez yollarda kuyruklar oluşuyor.
Tüketim malları ekmek peynir gibi satıyor.
Gösteriş deseniz, neredeyse onun için yaşıyoruz.
İtiraf edelim "yetinen toplum"dan "tüketen toplum"a hızla ve memnuniyetle dönüştük. Sınırsızca, arsızca, bazen sırf gösteriş için tüketerek..
Marka bir giysi, gözlük ya da çanta neredeyse kullananın kişiliğinden bile önemli hale geldi. Alışveriş ise ihtiyaç değil tutku haline.. Zenginlik gösterişi, harcama yarışıyla toplumda ahlaki çöküşü hızlandıran sınıf farkları yaratıldı. Para statü göstergesine dönüştürüldü. Oysa ne kadar da yanlış.
Psikologlar alışveriş tutkusunun duygusal doyumsuzluktan kaynaklanan bir hastalık olduğunu söylüyorlar. Her bağımlılık gibi alışveriş bağımlılığının kökeninde de kendine güvensizlik, mutsuzluk, depresyon gibi duygusal rahatsızlıklar yatıyor. Bunun sonucunda irade zayıflıyor ve tutku insanı yönetir hale geliyor.
Oysa normal insanlar boş zamanlarını alışveriş yerine spor, kültür ve sanat faaliyetleri, okuma gibi farklı etkinliklerle doldurabilir ve gerçek kaliteye ulaşabilirler.
İşte bundan sonra hepimiz normal insana dönüşmeyi deneyeceğiz. Gösterişi, israfı, özenerek teşvik yerine, tenkit edeceğiz. Gereğinden fazla harcamayacağız.
Belki devlet gibi biz de zorunlu olarak ayağımızı yorganımıza göre uzatmayı öğreniriz!