


Olmak ya da olmamak!
Murat Bardakçı'nın Pazar yazısı günün en zevkli, en güzel haberiydi bence.. Kemal Derviş hakkında yazılan gerçek dışı haberleri görünce "Onun kimlerden olduğunu bir de ben anlatayım" demiş ve araştırmış. Bu güzel yazıyı kaçıranlar için kısa bir özet vermek istiyorum.
Derviş'in büyük dedesi Halil Hamdi Paşa da bundan 200 yıl önce yine büyük ümitlerle, ekonomik reformlar yaparak ülkeyi kurtarması beklentisiyle devletin başına getirilerek sadrazamlık (o dönemin başbakanı) koltuğuna oturtulmuş. Osmanlı Devleti'nin hemen her kurumunun çatırdamakta olduğu bir dönemde iktidara gelen Paşa hemen reform programını hazırlamış, yürürlüğe koymuş ve yönetimdeki bozuklukları gidermeye, maliyeyi güçlendirmeye başlamış. Lüks tüketimin azaltılması, yerli üretimin güçlendirilmesi, iş yapmadığı halde kadrolu görünerek devletten aylık alanların önlenmesi, savaştan uzak durulması, eğitimin canlandırılması gibi bir dizi önlem ve uygulamalar.
Ülke bu reformların yararını görmeye başlarbaşlamaz da ödülünü (!) almış Halil Hamdi Paşa. Başarısı bazı çevreleri rahatsız etmiş, ihtilal yapıp Sultan Abdülhamid'i tahttan indireceği dedikoduları yayılmış ve Paşa önce azledilmiş, sonra da kafası vurdurulmuş.
Korunmaya gelince "Osmanlı başka bir dönem" deyip çıkıyoruz işin içinden ama söyleyin allahaşkına kan aynı kan, kafa aynı kafa değil mi halâ? Bugünün Türkiye'sinde de başarılı olanların yerinde kalması zor değil mi?
Dedesinin başına geleni öğrenince Kemal Derviş'in bunu bile bile, bir an bile tereddüt etmeden dönmesi ve benzer önlemler için kolları sıvaması, hayranlık yarattı bende. Bizler bu gerçeği öğrenmeden önce, daha onun döndüğü gün başladık "Derviş'i iyi korumalıyız, onu rahat bırakmalarını sağlamalıyız. Getirenler fikir değiştirebilirler" demeye..
Biz korkuyorduk ama o korkmadı.
Akılalmaz bir tutarsızlığın, karmaşanın orta yerine atıverdi kendini..
Hem de dünyanın en önemli kuruluşlarından birinin zirvesinden.
"Kararsız Kasım"lar
Öyle bir tutarsızlık ki bu!
Aylar boyu IMF'nin ekonomik programını öven Başbakan Ecevit ekonomi çökünce aynı programa "çağdışı" diyor. Bu sözlerin zararlı etkisi hemen görülünce IMF programları "çağın gereği" oluveriyor. Üç ayda üç karar değişikliği... MGK toplantısı sonrasında olanları halka açıklıyor. Ekonomik kriz çıkınca birkaç gün sonraki MGK'nın ertesinde "Bu toplantıda olanlar açıklanamaz" diyor.
Başbakan Yardımcısı Yılmaz 9 Mart tarihli gazetelerde "Kriz, 10 yıldan beri hepsi koalisyon olan hükümetlerin yanlış politikalarından kaynaklandı. Hepimiz sorumluyuz" diyor. Halk tam "Bravo, hatalarını kabul ediyorlar" diye düşünürken fikir değiştiriyor. İki gün sonra 11 Mart'ta Yavuz Donat'la konuşmasında "Siyaseti etkisizleştirme operasyonu yapılıyor. Başka bir irade, siyasi iradeyi toplumun gözünden düşürmeye çalışıyor" sözleriyle hükümetin uygulamalarını savunuyor.
Oysa doğru olan Yılmaz'ın birinci söylediği.. Son 10 yılki hükümetlerin "benden sonra tufan" anlayışı, önlemden kaçınmaları, yarattıkları başıboş ortam bizi bugünlere getirdi.
Başarısızlıklar da onları bu çelişkilere..
Türkiye'ye Kemal Derviş gibi gerçekleri doğru algılayacak ve cesaretle açıklayacak, siyasi çıkar düşünmeden önlemleri alacak ve halkı sonuca inandırarak desteğini alacak siyasetçiler lazım.
Sadece onun değil asıl sahip olduğu anlayışın bekçiliğini yapmalıyız. Ancak o zaman Derviş, dedesinin rövanşını alabilir belki.
Bizim kurtuluşumuz da böyle örneklerle gerçekleşir!
Dar gelirliyi korumak
"Ulusal program uygulanırken toplumdan beklenen özverinin adil dağıtılması da ana hedeflerden biri olacak" deniyor. Enflasyondaki artış ücretlilere yapılacak zamlarla dengelenecekmiş.
Hükümet eğer bu artışı bütün ücretlere aynı oranda yansıtmayı düşünüyorsa dağıtım yine adil olmayacak.
Diyelim ki yüzde 20 artış sağlandı; 100 milyon alan 120, 1 milyar alan ise 1 milyar 200 milyon kazanır hale gelecek. Yani dar gelirli yine açlıktan, sefaletten kurtulamayacak.
Devlet Bahçeli bayram namazından çıkarken arkasından bir vatandaş "Ne namaz kılıyorsunuz, Allah kabul eder mi? Biz 80 milyonla yaşamaya çalışıyoruz" diye bağırıyordu. Çaresizlik içindeki yoksul insanlarımıza kızmak yerine seslerine kulak vermek gerekiyor. Bu kez kesinlikle Türkiye'nin ezilen kesiminin düşünülmesi, düşük maaşların artış oranının daha fazla tutulması şart.
Halk, sosyal demokrat başbakan Ecevit'in bu noktayı gözönüne almasını bekliyor!
Ayrıcalık!
İngiltere'nin ana kraliçesi 101 yaşındaki Elizabeth de şap hastalığına karşı dezenfekte edilmiş.
İşte fark burada başlıyor. Ne kraliçeye, ne başbakana ayrıcalık yok. Toplumu bağlayan her olaydan onlar da nasiplerini alıyorlar.
Bizde olsa milletvekilleri, bakanlar, başbakan ve diğer büyüklerimiz şap hastalığına yakalanmayacak kadar medeni ve temiz oldukları ve de dokunulmaz oldukları için onları kimse dezenfekte etmeye cesaret edemezdi.
Buna kalkışanlar en iyi ihtimalle "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" türü bir soruyla karşılaşır, en kötü ihtimalle ise soruya bile tenezzül edilmeden kendilerini doğuya sürülmüş bulurlardı.
Ayrıca Türkler'e radyasyon ve AİDS gibi şap map da vız gelmez miydi?
Radyasyonlu çayın zarar vermeyeceğini göstermek için ilgili bakanın ne yaptığını hep birlikte hatırlayalım; basının önünde çayı önce kendisi içmişti. Ondan sonra seneler boyu doğan sakat ve ölü bebeklere, hastalanan insanlara birer uygun teşhis konmuştur muhakkak.
Ne zaman adam oluruz sorusunun tek cevabı var bence;
Bu kafalar değiştiği zaman!