Babalar aynı zamanda evin jandarmasıdır. Anneler yaramazlık yapan çocukları:- Babana bir söylersem görürsün sen, diye korkuturlar.
Küçükken beni de böyle korkuturdu annem:
- Babana bir söylersem, diye.
Oysa kendisi çok daha fazla döverdi bizi ama, yine de jandarmalık payesi babama ait kalırdı. Ve babam; "bu çocuklar beni öldürecekler" diye başlayıp, sonu gelmez şikayetleri dinledikten sonra, bizlere gülümser gibi bakarak, kuru sıkı bir:
- Şimdi patlatırım ha, çekerdi.
Babamın "Şimdi patlatırım ha"ları, evde herkesin taklidini yaptığı bir şaka konusuydu. En çok da, babamın hoşuna giderdi bu taklit. Eş, dost, akraba, tanıdık, eve misafirliğe gelince bizlere sorarlardı:
- Annen seni babana şikayet edince, ne diyor baban?
Biz de:
- Şimdi patlatırım ha, derdik.
Misafirler de güler; babam da güler:
- Hay kerata hay, derdi.
Babam gençliğinde bir süre pedagojiyle ilgilenmiş ve emekli oluncaya kadar, yan görev olarak öğretmenliği bırakmamış, çocuklara karşı yumuşak bir insandı. Ve çocukları dövmenin şiddetle aleyhindeydi. Onun için de evdeki şikayetleri; sonunda herkesi, kahkahasını zaptetmek için sağa sola kaçırtan; "Şimdi patlatırım ha"larıyla idare etmeye çalışırdı.
Türkiye'de de, on yıldan beri; bizim rahmetli pederin, "Patlatırım ha"larına benzeyen; bir patlama ve patlatma edebiyatı sürüp gitmekte...
Meclis'teki bütçe görüşmelerinde muhalefetin aşınmış ağırlığını, suni şekilde pompalamak isteyen tenkitçiler, hızlarını alamadıkları zaman:
- Bir patlama noktasına doğru yaklaşmaktasınız ey gafiller, diye bağırırlar.
Buna cevap veren iktidar sözcüleri de:
- Bir patlama olursa; o patlama sade bizi değil, sizi de toz edecektir arkadaşlar; bunu unutmayalım, derler.
Ve bizler de, uyarıların her türlü keskinliğini yitirdiği dönemeçlerde, çaresiz "Patlama"ya sığınırız.
- Toplumda büyük patlamalara yol açacaksınız. Bu gidişin sonu toplumsal bir patlamadır. Nüfus patlamaları, bir yerde başka türlü patlamalara dönüşür. 27 Mayıs patlaması, henüz bitmiş değildir. Sosyal patlamalar dönemine girmiş bulunuyoruz. Bir patlama olursa bunun baş sorumlusu siz olacaksınız... Vs...
Bu patlama edebiyatıyla sonunda Demirel de, dalga geçmeye başlamıştır; aklına esdikçe gülerek sormaktadır:
- Kuzum o söylediğiniz patlama, ne zaman olacak, diye...
Ve patlama haberciliği de, artık miyadını doldurmuşa benzemekte... Bir çok kişi, on yıl içinde "patladı, patlıyor, patlayacak" türküsüyle; ya sadece kendini avutmuş; ya kendi çıkarlarına uygun, ilginç manevralar çevirmiştir.
Şimdiye kadar, yalnızca gençlerle işçileri yere seren tabancalar patlamış; başka da pek bir şey patlamamıştır.
Gerçi muhalefet liderleri, bazen göz korkutmak için:
- Nerde patlar, nasıl patlar, ne zaman patlar, hiç belli olmaz; ama bir patladı mı, sonunun nasıl geleceğini kestiremezsiniz, demeyi sürdürmektedirler.
Ve bizler de hemen:
- Bir patlarsa görürsünüz, diye içimizdeki sıkıntıları serinletmeye çalışıyoruz.
Ama durum; şişip de, patlama yerine, "pıss" diye hava kaçırarak sönen ve sık sık sönen bir balon garipliği göstermede...
Patladı, patlıyor, patlayacak derken; uzun bir pıssss çıkmakta... Ve bizler, Demirel'e bakıp:
- İyice fosladı, derken; o da, patlama ve patlatma tellallarına; patlayacak olan neyse, onun pıssırtısını gösterip:
- Gördünüz ya, yine fosladı, demekte...
Bir patlarsa... Sonunda patlayacak... Patlatacaksınız... Patlama dönemine girdik... Patlıyor... Patlamak üzere...
Ve uzun bir pıssss...
Bütün bunlar, bazen içim yana yakıla, çok özlediğim babacığımın "Şimdi patlatırım ha"ları gibi, pek gıdıklayıcı gelmeye başladı bana...
Patlamalar dahi bir varoluşun işaretidir... Ya o varoluş, bir sönme, pörsüme ve çürümeye dönüşmüşse...
O zaman çok beklersiniz patlamayı... Plastikten yapılmış oyuncak toplar ve her türlü dinamik yaratıcılığını yitirmiş, her türlü atılım geleneğinden yoksun toplumlar; hiç bir patlama göstermezler... Olsa olsa uzun bir sönüşün sesini çıkarırlar: Pıssss...
Not: 31 yıl önce yazılmış bir yazı...
"Akşam"dan...