


Kendi kendimizden utanalım
Yapmayalım! Ne olur yapmayalım! Rezilliğe rezillik, utanca utanç demek için Avrupa'yı yardıma çağırmayalım.
Apartman boşlukları, parklar, otoyol kenarları mezbahaya döndü diye utanacaksak, kendi kendimize utanmayı becermeliyiz.
"Böyle Kurban Bayramı olmaz, bu kasaplık" diyeceksek, bunu kendi kendimize söyleyecek gücümüz, görgümüz, bilgimiz ve düşüncemiz olmalı...
Dünyaya rezil olmayı çok ciddiye alıyor, bundan gururumuz kırılıyorsa...
İnsan haklarında bir arpa boyu yol alamayışımızı; yolsuzlukları umursamayışımızı; enflasyonu yok etme programlarının altından kalkamayışımızı; gelir dağılımındaki felaket halimizi de aynı öfke, aynı heyecan ve aynı utançla ele almamız gerekmez miydi?
Ama ne yapalım, biliyor musunuz?
Kendi kendimize "gurur duyma" ayinlerine neden ihtiyaç duyduğumuzu sorgulayalım, biraz da!
Neden modernleşmemizin insansız, demokrasimizin halksız olduğunu sorgulayalım...
Neden büyük şehirlerimizin gitgide Üçüncü Dünya metropollerine benzediğini anlamaya çalışalım...
(Kusura bakılmasın ama, şimdi kan revan karşısında "AB MABE Dinlemediler" diye başlık atmak gülünç kaçıyor. Bırakın sokaktaki adamı, söyleyin; ülke yöneticileri başka hangi konularda Kopenhag Kriterleri'ni gerçekten dinlemiş?)
Bakın, bu konuda asıl kulak verilmesi, dikkate alınması gereken neydi biliyor musunuz? Bayramı kurban keserek kutlamak isteyenlerin uyacağı asıl ölçü neydi biliyor musunuz?
AB MABE değil...
Edep ve adap ölçüsüydü...
İnsanlığın binlerce yıllık geleneklerinden süzülüp gelen ölçüler!
Peki nereye gitmiş bu terbiye?
Kır, şehre gelirken arkada bırakmış "kır"a ait değerleri; şehirde yenisini bulup yerine koyamamış. Şehir ise yoğun göçle karşılaştığında bunalmış; yeni duruma yeni çözümler bulamamış, ufalanmış, dağılmış...
Saçını sarıya boyatan futbolcuya fırça atmayı edep sanmışız.
Bir yandan aşk şiirleri yazarken, yeni yetme kızına eve kapatma cezası veren baba olmayı gelenekçilik sanmışız.
Hiç düşünmeden, hiç irdelemeden "Babam öyle diyo!" sloganına gönülden bağlanmayı marifet bellemişiz.
Eh, olmuyor tabii! Bir gün, bir bayram günü içimizdeki boşluk, ruhumuzu saran gösterişçilik sırıtıveriyor.
Sonunda...
Otoyol kenarlarındaki manzaranın sadece Kurban Bayramı'nda "korkunç" olduğunu söyleyecek kadar saflaşıyoruz!
Oysa iyi baksak, içten olsak göreceğiz: O manzara her gün, her saat korkunç! Ve orada bu şehrin insanları yaşıyor...
AYNA
Ne yazık ki, insanoğlunun üzüntüsü dünyayı daha iyi kılmaya yetmiyor. Çünkü çok geçmeden karnı acıkıyor.
ELIAS CANETTI
İnternet cafe'ler gerçeği
Bakıyorum, yine internet cafe'ciler huzursuzlar.
Sabah gazeteye gelip elektronik posta kutumu açtığımda onların yakınma mektuplarıyla karşılaşıyorum. Yetkililerin öteki cafe'lere gösterdikleri hoşgörü ve anlayışın kırıntısını bile kendilerine göstermeyişinden yakınıyorlar. Binlerce dolarlık yatırım yapıp en basit bürokratik işlemleri bile çözmekte çaresiz kalmaktan rahatsızlar. Çocukları internet cafe'lere gelen ailelerin bir türlü bu cafe'lere güvenmeyişi karşısında şaşkınlar...
Bir kere şunu kabul edelim: İnternet cafe'ler olacak. Bu ülkenin gençleri birkaç yıl daha dünyayla ilişkisini kişisel bilgisayarlardan çok internet cafe'ler yoluyla kuracak. Ekonomik gerçekler bunu gösteriyor.
Şunu da kabul edelim: Başka şehirlerde üniversite okumak zorunda kalan gençler için internet cafe'ler bir "reanimasyon" odası; yalnızlık terapisi...
Ve bir de şu var: Çocuklarınızın nerede oynamasını istersiniz? Spor alanları olmayan, derme çatma mahalle aralarında mı, yoksa temiz bir internet cafe'de mi?
Bu cafe'lerin önünü tıkamak yerine, iyileşmelerini sağlayarak desteklemek daha doğru bir çözüm gibi geliyor bana.