Son iki yazımda, ekonomimizin içine girdiği ve esas olarak seçmenin yapısından; seçmen-siyasetçi ilişkilerinden kaynaklanan kısır döngüyü anlatmaya çalıştım. Peki bu kısır döngü nasıl kırılır, derseniz cevabını ben de tam olarak bilmiyorum.
Ama bildiğim birşey varsa, bu döngünün tablo tam olarak ortaya konulmadan; sorunun asıl büyük kısmı es geçilerek kırılamayacağı...
Bizim, öncelikle yasa dışı soygunla yasal soygun ayrımını yapmamız, ekonomik talanın büyük kısmının yasal olan ama meşru olmayan yollarla gerçekleştiğini kabul etme cesaretini göstermemiz lazım.
Elbette, kamu kaynaklarının yasa dışı yağmasına yol açan bütün açık noktaların tıkanması şarttır. Usulsüz krediler, usulsüz teşvikler, banka içi boşaltmalar, bütün bunlar mutlaka önlenmelidir. Ama bunun tartışılacak bir yanı yoktur. Çünkü bunları önlemeyelim demek, yasaları işletmeyelim, yasa dışı faaliyete göz yumalım demekle birdir. Hukukun üstünlüğünden vazgeçelim, hukuk devleti olmayalım, demektir.
Bu konuda kamuoyu olarak yapabileceğimiz tek şey de yargının yansız ve hızlı işlemesi için baskıyı sürekli tutmaktır.
Ama meselenin diğer yanına, yasal talana geldiğimizde işimiz zorlaşıyor.
Çünkü burada, sivil toplum olarak henüz problemin teşhisinde birleşemiyoruz.
Örneğin, kamu emekçileri sendikalarımız, 2 milyon 750 binlik dev memur kadrosunun varlığının, kamu açıklarının kaynaklarından biri olduğunu ve devletin memur sayısını azaltması gerektiğini hâlâ kabul etmiyor.
KİT'lerde örgütlü işçi sendikalarımız hâlâ, kamunun kara deliklerinin kapanması için KİT'lerin özelleşmesinin gerektiğini ve eğer KİT'ler özelleşecekse toplu işçi çıkarmanın da kaçınılmaz olduğunu kabul etmiyor.
Türkiye Ziraat Odaları, ekonomi düze çıkacaksa, Ziraat Bankası'nın "görev zararı" denilen açığının kapatılması gerektiğini, bunun da çiftçiye düşük faizli tarımsal kredi dağıtımına son vermekten geçtiğini kabul etmiyor.
Silahlı Kuvvetlerimiz, eğer kamu açıklarını küçültmek istiyorsak, milli savunma harcamalarından da ciddi kısıntılara gitmemiz gerektiğini hiç tartışmıyor.
Sanayici teşvik sistemine dokundurtmuyor, küçük tasarruf sahibi bankadaki mevduatı ilelebet devlet güvencesinde olsun, hatta off-shore hesaplar bile ödensin istiyor. İşçi, emeklilik yaşının yükseltilmesini hâlâ hazmedemiyor. Oysa, bütün bunlar böyle olmasa...
Yani, her kesim kamu açıklarının oluşmasındaki kendi payını kabullense... O zaman kafa kafaya verip bu vartayı nasıl atlatacağımızı tartışabileceğiz.
O vakit kendi aramızda, bu yağma düzeninden çıkış hızlı mı, yoksa daha yumuşak mı yapılsın; ne kadar zamana yayılsın, mağdur kesimi desteklemek için ne gibi önlemler alınsın, diye gerçek bir tartışma başlayacak.
Mesela hep birlikte oturup özelleştirmeden dolayı işsiz kalan işçiler için "geçiş programları" oluşturacak, sırf bu amaçla kullanmak üzere yurt dışından özel krediler alacak ve rehabilitasyon programları geliştireceğiz. Tarımsal kesimde verimliliği teşvik için özel programlar oluşturacağız belki.
Ama, sorunu inkâr etmek, bütün bu tartışmaları engelliyor. Sübvansiyon politikalarıyla ayakta duran kesimlerin sözcüleri, "krizin kaynağını bizde aramayın, başka yerde arayın" diye kestirip attığı sürece, tartışma bir üst düzeye sıçrayamıyor.
Hükümet, her fırsatta "halka dayanmayan istikrar programlarının yürümeyeceğini" söylüyor. Evet, gerçekten de 21. yüzyılın eşiğinde, yani bu saatten sonra, çözümü tepemize geçecek bir diktatörden beklemiyorsak, bu değişimi demokrasi içinde kalarak gerçekleştireceksek, ekonomik çöküşten çıkışın yolunu yordamını sivil toplum içinde tartışmak zorundayız.
Ve herşeyden önce de sivil toplumun bir nevi "Fukaraperver Cemiyeti" olmayıp, farklı menfaat gruplarından oluşan çelişmeli bir yapı olduğunu ve en şiddetli tartışmaların bu yapı içinde sürdürülmesi gerektiğini anlamak zorundayız.
Düzeltme: Göktürk'ün dünkü yazısında yer alan "Türkiye'deki 40 milyon kadar seçmenin..." cümlesi dizgi hatası sonucu "Türkiye'deki 40 milyon dolar seçmenin..." şeklinde yayınlandı. Düzeltir, özür dileriz.