Bütün yabancı gazeteler Türkiye'deki ekonomik krizi detaylarıyla yazdığı için Batı ülkeleri sorunlarımızı bizim kadar iyi izliyor. Telefonla görüştüğüm bir İngiliz arkadaşım "1918'e kadar Türkiye Avrupa'nın 'hasta adamı'ydı, Cumhuriyet'le kendini toparladı. 1975-79 arası İngiltere 'Avrupa'nın hasta adamı' idi, Thatcher'la düzeldi. Şimdi yine sıra Türkiye'de" dedi.
Gerçekten de AB yolunda ısrarla ilerleyen ve en önemli eksiklerinden biri ekonomik ve siyasi istikrarsızlığı olan Türkiye ne yazık ki tekrar hasta adam durumunda.
Madem ki hedefimiz Avrupa, o zaman gözümüzü Avrupa'ya dikmek ve onların çözümlerini nasıl bulduğunu dikkatle izlemek durumundayız.
Önümüzde örnekler var, buna rağmen başaramıyoruz. Bunun nedenleri önce siyasi çıkarlardan bir türlü vazgeçilememesi, sonra da sorumsuzluk, dikkatsizlik, boşvermişlik.
1970'lerde İngiltere'de bürokrasinin başında olanlar İngilizler'in umut edebilecekleri en iyi şeyin "çöküşün düzenli yönetimi" olacağını söylüyorlardı.
Margareth Thatcher ise 1979'da başbakanlığa seçildiğinde "Çöküşe uyum sağlamaktansa düzensiz bir direnişi yeğlerim" dedi.
Thatcher ilerleme sağlamanın tek yolunun ülkesinin insanlarını cesaretlendirmek ve sonuca inandırmaktan geçtiğini biliyordu. "Kamu harcamalarını karşılayan sizin ödediğiniz vergilerdir. Hükümetlerin kendi başlarına paraları yoktur, yalnızca vergi verenlerin parası vardır" diyerek devlet harcamalarında olabildiğince kısıntı yoluna gitti.
Nüfusu Türkiye kadar olan İngiltere'de, iktidara geldiğinde 732 bin olan memur sayısını birkaç yıl içinde 1961 yılındaki rakam olan 640 bin'in altına düşürdü (dikkatinizi çekerim bizde her parti kamu kuruluşlarına kendi adamlarını yerleştirme yarışında olduğu için 2 milyon'un üstünde..) Özelleştirmeleri yaptı, enflasyonla mücadele etti ve sonuçta hem işsizliği azalttı, hem de fert başına düşen geliri arttırdı.
Kendisine "Demir Leydi" lakabını kazandıran kararlılığı ve çalışkanlığı sayesinde yendi zorlukları.
İngiltere'de Thatcher'in yaptıklarını bizde de Kemal Derviş ve ekibinin ekonomi yönetimindeki bir hükümet yapabilir.
Tek bir şartla; Üç ayrı dünyayı temsil eden üç partinin oluşturduğu koalisyon sen-ben kavgasını bırakıp tek yumruk halinde uygulamalara destek verirse.. Muhalefet de muhalefeti "uygulamaları önlemek" sanmaktan vazgeçerse. Kısa süre sonra yine her kafadan ayrı bir ses çıkmaya başlamaz ve her zamanki ayak oyunları yapılmazsa.
Artık ne vaktimiz ne de başka bir şansımız kaldı. "Hasta adam" lıktan bu kez de sıyrılamaz ve inişten çöküşe geçmeye başlarsak bizi Derviş bile kurtaramayacak.
Bencilliği bırakalım!.
Yeni öğrendiğim akıl almaz bir hukuki gerçek sonucu aşağıdaki soruyu sorma isteği duydum. Cezaevinde tutulan ve sonuçta suçsuz olduğu anlaşılanlara içerde kaldıkları her gün başına 5 milyon TL tazminat veriliyormuş.
İnanabiliyor musunuz, hayatlarından eksilen, bir daha asla geri verilemeyecek koca bir günün karşılığı 5 milyon TL. Bunu da bırakın, eğitimli, mesleğinde belli bir yere gelmiş genç insanların siciline işlenecek böylesi bir yanlışı kim, nasıl telafi edebilir? Ailelerinin ve kendilerinin bunca zamandır çektikleri acı hangi tazminatla ödenebilir?
Bu ülkede içkili araç kullanarak veya bile bile trafik hatası yaparak toplu ölümlere neden olan sürücüler, töre cinayeti işleyenler serbest kalırken, af ile binlerce hırsız, katil salıverilirken bu haksızlığa nasıl susulur?
Eğer, Türkiye gerçekten hukuk devleti ise, insan haklarına önem veriliyorsa en kısa sürede mahkemelerin yapılması sağlanıp suçlu ve suçsuzlar ayrılmalı.
Kurunun yanında yaş da yanmamalı. Çünkü bu tablo yukarda sayılanların Türkiye'de olmadığını gösteriyor!
Oysa olay basit bir "insanlık" meselesi. Evet, kurban kesmek dini bir konu ama kesilecek boğanın önce dizlerine ateş etmek, sonra başına sopalarla vahşice vurarak kan revan içinde bırakmak ve en sonunda da bir aceminin elinde boğazının yarısı kesilmiş vaziyette sokaklarda acı içinde koşmasını izlemek hangi din” anlayışa sığar? Bu vahşeti hiçbir din kabul etmez, en gelişmiş din olan Müslümanlık hiç etmez. Onun için bu dinle değil, insan olup olmamakla ilgili bir sorun.
İnsanlarla hayvanları ayıran özellik insanların düşünebilmesi, bir vicdanları, beyinleri olmasıdır. Canlılara böylesi bir vahşet uygulayabilmek bu farkın varolmadığını gösteriyor.
Hayvan katliamı yapanlara TV'ler yoluyla dinden önce "insanlık" eğitimi verilmeli!