Şöyle ya da böyle, Türkiye Kemal Derviş'in göreve başlaması ile rahat bir nefes aldı. Derviş güvenilir, deneyimli, uzman, siyasi koşullar elverdiği takdirde başarılı olma şansı olan bir isim.
Ama sorun da burada... Rezerv koyduğumuz "siyasi koşullar" hiçbir şeklide yabana atılamaz, atılmamalıdır. Nitekim, Türkiye'yi iflasa ve içinde bulunduğu tıkanıklığa siyasi koşullar getirmiştir. Derviş'in karşı karşıya kalacağı en önemli sorunlar yine bu siyasi koşullardır.
Kaldı ki, Derviş'in parlak referanslarına rağmen ekonominin patronluğuna getiriliş tarzı ve biçiminin bile bu koşullarla yakından ilgisi var.
Açıkça kabul etmek gerekir ki, yurt dışından ve siyasetin tamamen dışından bir kişinin, siyasetin merkezine "bakan" olarak alınması ve mümkün olan tüm yetkilerle donatılması, aslında "siyasetin içine düştüğü aczin göstergesi"nden başka bir şey değildir.
Aslında daha da öte; bu uygulamanın ardında yatan mantık, sembolik olarak ve biçimsel açıdan ülkeyi bugüne getiren krizin "ana neden"lerinden birisidir. Bu "ana neden" ekonomi ile siyaset, ekonomi ile toplum arasındaki bağlantıların kesilmesi, "ekonominin toplum dışı teknik bir sosyal mühendislik işi" olarak algılanmasıdır.
Adını koyalım: Derviş operasyonuyla Türk siyaseti, çaresizlik içinde sadece bir "ara" formül uygulamakla kalmıyor, aynı zamanda siyaset dışılığın öne çıktığı, tek adamların yeniden önem kazandığı tehlikeli bir hatta ilerlemeye devam ediyor.
Siyaset karşısında teknik, yapılar karşısında tek adamlar yüceltilerek ilerlenen bu yolun ülkenin geleceği açısından taşıdığı tehlike kimse tarafından küçümsenmemelidir.
Bu ilerleyişin fiili anlamı ise yukarıda belirttiğimiz gibi Derviş'in de önündeki en önemli engeldir. Zira ekonomi, özellikle kriz programları, hem siyasi istikrarı hem siyasi ve toplumsal uzlaşmayı gerektirir. İstikrarın ve uzlaşmanın ise yegâne kaynağı siyasettir, siyasi iktidadır.
Örneğin bir "gelirler politikası" uygulamak istemesi halinde, yani ücret ve fiyat kontrolu için ciddi bir "toplumsal uzlaşma"ya ihtiyaç duyması halinde Derviş, tümüyle siyasi olan bu koşul ve ilişkileri nasıl sağlayacaktır? Siyasi iktidara mecbur olmayacak mıdır? Peki mevcut siyasi iktidar bunu ve benzeri koşulları yerine getirebilecek bir yapıda mıdır?
Bu konuda düne kadar tüm Türkiye'nin verdiği ve vereceği "hayır" yanıtı ortada. O zaman dünden bugüne ne değişti sorusunu sormak gerekir. Aslında değişen hiç bir şey yoktur. Tersine... Derviş hükümetin değil, hükümet ortaklarından sadece birisinin operasyonuyla bakan yapılmıştır. ANAP ve MHP'nin uhdesinde olan ekonomi ve en hayati konulardan birisi, özelleştirmeyle ilgili bakanlıkların yanına bile yaklaştırılmamıştır. Bunun da ötesinde, özellikle ANAP'ın "Derviş formülü"ne bu haliyle bile sıcak bakmadığı biliniyor. Siyasi geleceğini tümüyle devlet içi operasyonlara bağlamış siyasi parti politika ve dengesinin yarattığı bu durumun önümüzdeki günlerde bir çatışma konusu olması şaşırtıcı olmaz.
Zekeriya Temizel'in dün istifa etmesi, bu konuda ciddi bir işarettir. Derviş'in, Hüsamettin Özkan'ı aşıp aşamayacağı, Özkan'ın müsteşarı gibi davranan Önal'dan farklı imkânlara sahip olup olamayacağı da bir soru işaretidir. Zira başarısı halinde Derviş, Ecevit'in gerçek halifesi haline gelecektir, bu durumda Özkan'ın sakin ve sessiz kalabileceğini pek sanmıyoruz.
Evet, ülkenin çok ciddi sorunlardan önce uğradığı son duraktayız. Bu durak, hükümetin yerini bir başkasına bırakma imkânının bulunmaması; partiler arası pazarlıkların bir kenara itilip aynı formülle yenilenememesinin dayattığı "blokaj güzergâhı"nın üzerindeki duraktır. Hükümet şimdilik bir nefes almıştır. Ama ana eksenler ve sorunlar değişmemiştir...
Yine de umut ederek, olumlu gelişmeler temennisiyle herkese iyi bayramlar...