


Geçen sabah, birdenbire!
BBiliyordum; anlattığımda kimsenin inanmayacağını...
Ayrılışımıza değil elbette! Zaten bir gün gelip, ayrılık vakti kapıyı çalmazsa şaşırılıyor: Aşk bitmese de, ilişkiler bitiyor; burada bir tuhaflık yok.
Fakat o gün ikimiz birden...
Tam kapıdan çıkıyorduk.
Göz göze gelmiştik aynada.
Nuran kalın paltosunu giymiş, komik şapkasını kafasına geçirmiş espri yapmaya hazırlanıyordu.
Derin mavi gözlerine bakmıştım Nuran'ın...
İçinde bir yerlerde ışığın mercan kayalarına çarpıp yansıyarak kıpırtılar yarattığı gözlerine. Soluktular!
Ben, bir yandan boynuma kaşkolumu sararken, bir yandan da ayaklarımı sıkan ayakkabılarımı değiştirsem mi acaba, diye düşünüyordum.
Olağandı sanki her şey!
İşte o sırada dudaklarımın ucuna geldi o iki uğursuz sözcük ve ben onları seslendirirken farkettim Nuran'ın da aynı soruyu sorduğunu...
İkimiz aynı anda birbirimize sormuştuk:
"Bitti değil mi?"
***
Bir süredir aynı evi paylaşıyorduk.
O istemişti, ben çok direnmiştim.
Benim direnişimi sevgimin azaldığının işareti olarak görmeye başladığında yelkenlerimi suya indirmiştim.
Bu kez onun sırası gelmişti. Ben hep yanıbaşındaydım ve o yelkenlerini özgürlük rüzgârlarıyla doldurmaya başlamıştı.
Başkalarıyla birlikteyken çok sesli, birlikte yalnızken sessiz bir döneme girmiştik.
İlişkilerin kendine özgü "dansları" işte!..
Bir adım yana, iki adım öne, yarım adım geriye...
***
Ama hiç o sabahki kadar sesiz olmamıştı ev...
Evli çiftlerin sağlam alışkanlıklara, kopmaz bağlara dayandığını gösteren şeylerden biri de sabahlara damgasını vuran sessizlikleridir! Onlar işe gittikleri zaman harcayacakları duygusal enerjiyi ve yaşam sevincini sabahın köründe tüketmemeye özen gösterirler.
Ama Nuran'la ilişkimizde kahve kokusunun bizde canlandırdığı ilk dürtü konuşmaktı... Durmadan konuşmak! Gece birbirimize anlatmayı unuttuğumuz düne ait olayları köpürterek anlatırdık.
Bir de sevişmeleri andıran sabah sızlanmalarını, ahlayıp oflamaları severdik...
Oysa o sabah, sükunet maskesi takmış bir gerginlik dilimizi bağlamıştı.
Farketmeliydim, kırk yıllık evli bir erkek gibi giymiştim çoraplarımı: Hızlı ve düzgün hareketlerle...
Gülmeyin ama; taze aşkla köfte yumuşaklığına ermiş erkeklerin çoraplarıyla başları hiç hoş olmaz! Onlar biraz sonra arka bahçeye yalınayak fırlayacak bir oğlan çocuğu gibi sıkıntılıdırlar...
Farketmeliydim...
Nuran'ın bütün gece gülümseyen bir yüzle uyumasına karşın sürekli tepinmesinden!.. Her zamanki gibi karnına elimi koymama izin vermeyip sırtını dönüp uyumasından...
Bu soru artık içimizdeki boşlukta asılı kalamazdı: "Bitti, değil mi?
Yanıt açıktı.
***
Arabada birbirimizle konuşmadık.
Konuşsak kaldığımız yerden devam edeceğimizden mi korktuk? Olabilir.
Nuran kaportanın üzerinde kış güneşiyle ısınmaya çalışan toraman kediyi sevmeye çok vakit ayırmıştı. Bilerek!.. Oysa çok da sevmezdi kedileri...
Mahmur kedinin beyaz peçeteyi andıran karnını uzun uzun okşamıştı.
Atletik biçimini sevdiğim parmaklarını kedinin terle karışmış tüylerinin arasında dolaştırmıştı ağır ağır...
Aynı parmakların kimi tanıdık adamlarla dost selamlaşmaları sırasında hafifçe göğüslerine dokunmasındaki uygunsuzluğa nasıl bozulduğumu ona hiç
açmamıştım...
Yol boyunca gözümün önüne hep o görüntüler geliyordu. Bir yığın sinir bozucu fotoğraf karesi, üşüşmüştü sanki! Kıskançlık bir yılan gibi uyanıp sepetinden dışarı çıkıyordu...
Nuran'ın aklından neler geçiyordu?
Neyin nesiyse o; özgürlük mü?..
Benim günden güne kıyılarını genişlettiğim "kayıtsızlık denizimde boğulmaktan korktuğunu" hangi sözcüklerle anlatabileceğini düşünüyordu belki de!
Önce sol tekerleği bir doğalgaz inşaatından arta kalmış çukura düşürdüm; sonra park ederken arka sağ çamurluğu sürttüm.
Yol boyunca tek o zaman; yani kontağı kapattığım sırada konuştum: "İyi yine! Hiç değilse kazasız belasız geldik!"
Nuran'a baktığımda dişlerini sıktığını farkettim. Yanakları kızarmış, çenesi gerilmişti.
Dışarı çıkmak için kapıyı açarken fısıldadı; ya da bana öyle geldi: "Mutsuzluğundan nefret ediyorum!"
İşitmezlikten geldim.
Kaldırımda biraz yürüdükten sonra uçucu bir sevecenlikle ayrıldık birbirimizden.
Orada bitmişti işte!
***
Bu öykü de burada bitiyor...
Fakat şunu size anlatmalıyım: Öyküyü yazarken klavyemin yanıbaşında psikanalist Darian Leader'in "Kadınlar Neden Yazdıkları Her Mektubu Göndermezler" adlı kitabı duruyordu. Rasgele bir sayfasını açayım, dedim. Fal gibi!..
95. Sayfa çıktı karşıma. Üstten 4. satırda şöyle yazıyordu: "Sevgiliyi bırakmanın öyle elli yolu yok. Sadece iki tane var; açıklanan ve açıklanmayan."