Nilüfer Göle, son kitabı Melez Desenler'de Türkiye'nin modernliğin kargaşasını yaşadığını; Türk insanının modernliği tükettiğini, hatta yer yer ve parça parça da ürettiğini; ama "eylem planında" yaşamakta olduğu bu kendine özgü modernleşme sürecini henüz anlamlandırıp yorumlayarak bilince çıkaramadığını, bu bilinci dile dönüştürerek kendi desenini, kendi bestesini, kendi metnini yaratamadığını yazıyor.
Komser Şekspir'i seyrederken, Göle'nin olmazsa olmaz dediği, özlemle beklediği o kendimize özgü dilin, desenin, bestenin, rengin doğumunu izler gibi oldum biraz. İşte dedim, herhalde böyle birşeyler olmalı bizim desenimiz...
Absürd olan hayatlarımız, bütün absürdlüğüyle karşımızdaydı işte...
Sinan Çetin, gerçekliğin içinde gizli olan o absürd parçaları bulup çıkarmış, biraraya getirmiş ve evrensel bir masalın yerli versiyonunu yazmıştı.
İşte, karşımızda Pamuk ve Prenses ve yedi olmazsa altı cüceler!
Şimdiye kadar yaşadığımız, biriktirdiğimiz herşey vardı filmin içinde. Geçmişimiz, bugünümüz, geleceğimiz... Siyah beyaz Türk filmlerinden soluk karelerle Amerikan filmlerinden makaslanmış karelerin usta bir montajı; bir hercümerci; iç içe, yan yana birarada varoluşu ve her ikisinin de kendi olmaktan çıkıp farklı bir film haline gelişi... Kendimize özgü Atatürkçülüğümüz ve kendimize özgü Müslümanlığımız... Zoru gördü mü, anında liberalleşiveren muhafazakârlığımız... Çocuk şarkılarından gazele geçiveren beğeni kayganlığımız... Hem bütün kadınları orospu gibi gören, hem de orospular önünde eli ayağı titreyen maçoluğumuz...
Çocuk yıldız Hayaticik'in "Amca size baba diyebilir miyim?" repliği ne kadar tanıdıksa, Amerikan gençlik filmlerinden kopup gelmiş o High School'lu haset genç kız da aynı derecede tanıdık değil miydi? Ve ikisi de bize aynı derecede hitap etmiyor muydu?
Hepimiz, Tatü gibi tanınmak, bilinmek, hatırlanmak aşkıyla yanıp tutuşmuyor muyuz?
Gülüşürken, sevişirken, sarılıp ağlaşırken, sevinç gözyaşları içinde birbirimize en duygulu sözcükleri fısıldarken arkanıza dönüp bir bakın...
Biz hepimiz, arkamızdaki fonda hiç eksilmeyen şiddete rağmen, o şiddet fonunun önünde nice aşk masalı yaşamıyor muyuz?
Birkaç gün önce İlahiyat Fakültesi Dekanı Zekeriya Beyaz, koyun yerine tavuk kessek de olur, diyor. Ve biz, deveden sığırdan geçtik, koyun bile kesemez hale gelince, tavuk kessek olmaz mı, diye çare arayışımızın ne kadar komik olduğunu bile farketmeden, ciddi ciddi tartışıyoruz.
Akit Gazetesi, cuma günkü bir haberinin flaş cümlesinde "Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Kemal Derviş'in burjuva olduğu anlaşıldı" diye yazıyor. Aynı gün, bir kanalın gece haberlerinin anonsunda alttan şöyle bir yazı geçiyor: "... Size bir iyi, bir de kötü haberimiz var. İyi haber, ekonomiye bir bakan bulundu, kötü haber zam yağmuru başladı."
Acaba başka hangi ülkede, televizyonun birinci haberi, fıkra yazar gibi kaleme alınır? Hangi ülkenin basınında komiklik için değil, ciddi ciddi, bakanın "burjuva olduğu anlaşıldı" diye haber yapılır?
Bütün bunları aynen alıp Sinan Çetin'in filmlerine koysanız hiç yadırganır mı?
Böyle bakıldığında, mecburiyetten bir tiyatro sahnesine dönüşen yer sadece İstiklâl Karakolu değil; bütün bir ülke...
Mafya patronunun kraliçe, tinercinin yakışıklı prens, memurun avcı, uyuşturucu satıcısının yönetmen olmasının kimsenin garibine gitmediği bu ülkede, hepimiz bu absürd oyunun hem oyuncusu, hem de seyircisiyiz.
Bazen, moralimizin iyi zamanına denk geliyor; aynanın karşısına geçip, "Ayna ayna güzel ayna, söyle bize, bizden güzel ülke var mı?" diye soruyor; bazen de o kadar çirkin görüyoruz ki aynadaki aksimizi, soru bile sormadan bütün aynaları kırmaya kalkıyoruz.