Merkez Bankası'nın piyasaya TL sürmesi ve MGK'nın "devlet içi çatlağı şimdilik sıvayan" son toplantısı sonrası; siyasi ve ekonomik krizin önü büyük ölçüde alınmış görünüyor.
Ancak önü alınan sadece krizin azgınlaşması...
Buna karşılık çifte kriz alabildiğine sürecek gibi duruyor. Nitekim "dalgalı kur uygulaması"ndan sonra Merkez Bankası'nın son girişimiyle "istikrar programı" iyice rafa kalktı. Örtülü devalüasyonun yarattığı fakirleşme ve küçülme baskısı, bu uygulamanın enflasyonu tahrik etmesiyle daha da artacak. Ülke bu sorunlarla başedebilmek, yeni önlemleri devreye sokabilmek için gereken koşulların, "siyasi, bürokratik, psikolojik güven"in ve "toplumsal uzlaşma imkânı"nın çok uzağında duruyor. Başbakan'la Cumhurbaşkanı arasındaki giderilmesi imkânsız görünen kopuş, hükümetin kendisini yenilemeye yaklaşmaması ise bu uzaklığı daha "reel" hale getiriyor.
Bir bedel ödenecek ve bunun faturasından kimse muaf olamayacak...
Peki olan biteni nasıl anlamlandırmak gerek?
Yaşananların genel bir yönetim ya da devlet kriziyle ilişkili olduğu konusunda herkes hemfikir. Bu krizlerin temelinde yatan dinamikler konusunda da bir görece mutabakat var: "Değişim talebinin siyasi mekanizma tarafından reddedilmesi" ve 28 Şubat'tan bugüne "değişimin otoriter cihazlarla kontrol edilmesi" eğilimi...
Ancak bu tespitler bugün yaşananı tam olarak anlamak için yeterli değil...
Çünkü krizin yeni aşaması, "yeni sebep-sonuç ilişkileri" doğuruyor.
Bunlardan birisi de krizin çapının genişlemesidir. Bugün itibariyle krizin kuşattığı tek yer devlet ve siyaset değil; aynı zamanda toplum ve zihinlerdir. Başka bir deyişle Türkiye "nesne ile özne"nin iç içe geçtiği, tespit yapanların çatışmanın, kutuplaşmanın, "içerideki oyunun ağır parçası ve aktörü" olduğu bir durumla karşı karşıyadır.
Sıkça "düşüncenin ve tahlilin sıfır noktası" olarak tabir ettiğimiz bu durum, tavırlı tespitlerin krizin içinden yapıldığını, kriz politikalarıyla ve iktidar kavgalarıyla bütünleştiğini gösteriyor. Sezer-Ecevit konusundaki, futbol maçı taraftarlığını andıran; soru sormayan, sorana çatan kutuplaşma da bu iklimin bir tezahürüdür.
Bu koşullarda bugün olanı "anlamlandırmak" hem kolay, hem zor.
Olup biten, salt siyasi oyuncular ile siyasi oyuncuların kavgaları açısından ele alınırsa; ele alınırken oyuncular ve aralarındaki oyun mutlaklaştırılırsa, yani mevcut herşeyin sebep ve sonucu haline getirilirse, iş kolaydır. O zaman, usuller değil, esaslar, yapılar değil, kişiler merkeze alınır. Yolsuzluk-siyaset, hukuk-siyaset ve bunları temsil eden Sezer-Ecevit karşıtlıkları kurulur, "biri yolsuzluk yapıyor, diğeri üzerine gitmek istediği için kriz çıkıyor" gibi salt iç siyasallaşmaya endeksli, "gerçeği parçalı hale getiren tahliller" yapılır. Sistem içi gelişmeler, devlet ve siyaset kutuplaşması, siyasetçiye karşı olmak ile siyasete karşıtlığın karışması, siyasi alanın biraz daha daralması; "ayrıntı" haline gelir, hatta bu tür sorunların altını çizmek, yolsuzluğu savunmakla eşanlamlı ilan edilir.
Aslında bu, "her aşırı siyasileşmede ortaya çıkan" bir tür "depolitizasyon"dur. "Siyasete güvensizliği siyasileştirmek"tedir.
Nitekim bugün "yolsuzlukların demokratikleşmeyi engellediği" vurgusu, "yolsuzlukların dar siyasi alan dizaynı tarafından teşvik edilip edilmediği" sorusuyla tamamlanmaz hale gelmiştir. "Dar siyasi alan dizaynı"nı yapan aktörlerin, askerlerin sorumluluğu aklanır; hatta asker, yolsuzlukların ve merkezi kontrol eden bir siyasi anlayışın üzerine gittiği için susularak desteklenir hale gelmiştir.
Kısacası bugün 28 Şubat mantığı karşıtlarını da kendi içine katmakta, karşıtları eliyle ruhen yeniden üremektedir.
Bu durum sadece "zihinsel"dir sanılmasın; aynı zamanda "siyasi"dir, ülkenin "içinde bulunduğu hali" resmetmekte, hatta "geleceğine" işaret etmektedir.
Tahlili daha karmaşık olan da, işte budur.
Karmaşıktır ama mümkündür. Yarına...