


Pazar öyküsü: Bekle beni, gelmeyeceğim!
Bekliyorum" dedi.
Garson kahvesini getirmekte biraz gecikse, nasıl huysuzlandığını görmüştüm...
Hava durumu, maç sonuçları ve limana demirleyen tekneler dışında kalan konularda kimseyle konuşmaya yanaşmıyordu. Yabancı biri "ne işle uğraştığını" sorunca kesin kızardı herhalde! Kızmadı. Ya da bana öyle geldi. Sadece kısık bir sesle "bekliyorum" dedi. Sakin biçimde ve biraz da "sen anlamazsın" der gibi...
***
Bunaltıcı sıcakların bittiği, birbiri ardından gelen rüzgârlı günlerin açık havada oturmayı güçleştirdiği günlerdi. Akşamüstüne doğru inen yağmurların çevredeki lokantalardan dağılan kızartma kokularını bastırdığı mevsim...
Kaldığım otel, mimarisi 50'lerin Demokrat Parti keyifseverliğinin izlerini taşıyan küçük bir binaydı.
O, her sabah erkenden kalkıyor, traşını oluyor; bembeyaz gömleği ve krem rengi keten pantolonuyla otelin cafe'sinde, cam kenarındaki masaya oturuyordu. Hiç aksatmadan... Her sabah!
Önce kahvesini içiyordu; koyu ve sade kahvesini. Yanıbaşında getirilen suya hiç dokunmuyordu.
Kahvesini bitirdikten sonra gümüş tabakasını çıkartıyor, içinden seçtiği sigarayı ağır ağır dudaklarına götürüyor, bir süre yakmadan tutuyordu. Denize şöyle bir göz atıp sonra yakıyordu sigarasını.
Resepsiyondaki delikanlıdan öğrenmiştim: Yakın kasabalardan birinin önde gelen ailelerindendi... İki yıldır hiçbir iş yapmadan bu otelde kalıyordu; yaz, kış...
Dikkati otele gelen genç kadınların bacaklarından başka şeye odaklanamayan delikanlı, bu adamın otelde niçin kaldığını, günlerini neden böyle geçirdiğini hiç merak etmemişti.
Benim aldığım yanıt da işte bu kadarcıktı: "Bekliyorum."
***
O anda anlamıştım: Aslında erkekler beklemezdi.
Erkek bekleyen değil, bekleten olarak yaratılmış garip bir insan cinsiydi!
Fakat ya giden kadınsa ve erkek beklemeye durmuşsa...
Yani basbayağı aşıksa erkek...
O zaman ne oluyordu?
O'na bakarak çıkarabilirdim: Dik omuzları çöküyor, elleri el, ayakları ayak olmaktan çıkıyordu sanki...
Ve dudaklarının kıyısına yerleşmiş eğreti acı ifadesi... Bu giden sevgilinin geride bıraktığı hayali bir uçuktu... Herpesten beter bir virüsün iziydi...
Sanki yüzünün o bölümü "Bıçak yarası olsun isterdim ama ne yazık ki, kalp yarası" diye fısıldıyordu bakanlara...
***
Havanın yağışlı olmadığı günlerde, ikindi vaktinde, limanı dik kesen ve turunç bahçelerine kadar uzanan yolda düzenli yürüyüşler yaptığını farkettim.
Bir gün peşine takıldım.
Farkındaydı, hiç bozuntuya vermedi.
Yürüdük, yürüdük...
Yanına yanaştığımda ağzımı açmama fırsat vermeden hışımla döndü ve "Zayıflık sanıyorsun, oysa beklemek dirençtir!" dedi. Birdenbire...
Ürperdim.
Devam etti: "Aslında yanlış biliyorsun genç adam! Erkekler bekler, kadınlar sadece evde kalır!"
Aklımdan geçenleri okuyordu sanki...
Tam o sırada bir evin önünde ortalığı kıvılcımlara boğan bileyiciyle karşılaşmıştık.
Durdu.
Uzun uzun baktı bıçağa.
Tekrar ilerlemeye başladığında kafasını bile çevirmeden, "Tımarhanede nasıl direnilir, hiç düşündün mü? İlaç saatlerini bekleyerek!" dedi.
"Siz?" diye zorlukla yanıtladım; "Ya siz?"
"Benim ilacım gelmeyecek."
Sonra sustu. Cebinden bir tespih çıkardı, otele dönüş yolunda tek laf etmeden tespihini çevirdi durdu...
***
Tatilim bitmişti. Valizlerimle otelin karşısındaki pastanede soluklanıp son bir limonata içmek istemiştim.
Pastanenin sahibi yaklaştı; "Seninki yine yerini almış!" dedi, oteli gösterip.
"Derdi nedir biliyor musunuz?"
"Hiç sorma! Ona aşık olup buraya yerleşmeye kalkan tatilci bir kadını bıçakladı bizimki. Birkaç yıl oluyor. Görenlere bakılırsa, kadının bacağına bıçağı saplarken 'Anlasana be kaltak, sevmiyorum seni!' diye bağırıyormuş. Kadın sonra mahkemede affetmiş onu, ama bir daha ortalıkta gözükmemiş... Ne iş ya, değil mi abi!"
İçtiğim ekşi sıvı bir anda boğazıma yapışıp kalmıştı.
İçimde bir yerlerden fırtına uğultuları geliyordu...
Bir arkadaşımın sık tekrarladığı bir sözü hatırladım: Aşk kaybın bilincidir...