


Kurtuluş çaresi
Ekonomi konuşa konuşa bugünlere geldik.
Gazetelerimizde ekonomi sayfaları arttı, televizyonlar ekonomik açık oturumlardan geçilmez oldu ve gördüğünüz gibi sonuç ortada.
Çünkü milletçe, ekonomi denildiğinde, bunun döviz - faiz - borsa ile sınırlı olduğu hayaline kapıldık.
Halkımız üretim yapmak yerine paradan para kazanma ile ilgilendiği için, ekonomiyi bir hipodroma çevirip, o yarışta hangi atın kazanacağını konuşur oldu.
Oysa bütün o süslü püslü yabancı kelimeler, bir gerçeği örtmek içindi.
O temel gerçek de şuydu:
Ne kadar üretirsen, o kadar harcayacaksın!
Ve;
Devlet bütçesinin, aslında bir aile bütçesinden farkı yoktur.
***
Türkiye'nin çözümsüzlüğü, çarpık düzeninde yatıyordu/yatıyor.
Siyasi ve toplumsal istikrarı sağlayıp, köklü reformlar yaparak ülkeye kapital çekmek, bu kapitalle genç iş gücüne istihdam yaratmak ve üretim yaparak dünya pazarında rekabet etmek tek kurtuluş yolumuzdu.
Bunu yapamadık.
Kaos içindeki Orta Şark ekonomisi görünümümüz ve hiç kimseye güven vermeyen siyasi yapımızla ülkeye yabancı kapital getiremedik. Kapital gelmeyince teknoloji de transfer edemedik. 12 milyon işsiz yarattık. Ürettiğimizden fazla harcayıp "Borç yiyen kesesinden yer!" misali bu iflas noktasına kadar sürüklendik.
Sonra da bu basit gerçeği görmezden gelip, kur-makas-enflasyon-stagflasyon-çıpa deyimleriyle oyalandık. Vakit kaybettik.
Bütün bunların yerine mesela Vehbi Koç gibi gayet basit "Ne geliyor, ne gidiyor!" hesabı yapsaydık, çok daha kârlı çıkardık.
Şimdi dibe vurmuş durumdayız ama yine çareyi mali piyasaları mucize yöntemiyle düzeltecek yapay önlemlerde arıyoruz.
"Ekonomiyi yüz günde düzlüğe çıkarırım." diyenleri izliyoruz.
Kimi Uzakdoğu ülkeleri ekonomilerini ancak 20 yılda kurtarabildiler. Hem de totaliter rejimlerle.
Bizimkilere kalırsa, yüz günde Türkiye'yi kurtaracaklar.
Göreceksiniz bunun sonu da hüsran olacak.
***
Türkiye'nin petrolü yok. Muazzam gelir kaynaklarına, yüksek teknolojiye, dünya markalarına dönüşmüş firmalara sahip değil.
Elindeki en büyük kapital, milyonlarca genç iş gücü.
Bu hazineyi yabancı sermaye ile buluşturarak, özenle seçilmiş teknolojik alanlarda üretim yapmaktan ve dünya pazarına açılmaktan başka çaremiz de yok.
Yabancı sermayeyi getirebilmek ise kendimizi düzeltmek, siyasi istikrara kavuşmak, Avrupa Birliği ilkeleriyle bütünleşmek yolundan geçiyor.
Yani toplumsal sözleşme yerine geçebilecek yeni ve sivil bir anayasa hazırlayarak, gerekli reform adımlarını atmak tek çaremiz.
Bunu geciktirdikçe dünya liginde daha da puan kaybedecek ve bugün kredi notunda aynı seviyeye geldiğimiz Uganda'yı bile arayacağız.
Avrupa Birliği üyesi olmuş Macaristan, Polonya ve Bulgaristan'ı ise kıskançlıkla seyredeceğiz.
Gelin önce, kendimizi kandırmaktan vazgeçelim.
Üreten ve ürettiği kadar harcayan, ikide bir hamaset edebiyatıyla dünyaya babalanmaktan vazgeçen, çalışkan, onurlu, insan haklarına, kültüre, evrensel değerlere saygılı bir ülke haline gelelim.
Avrupa Birliği ile bütünleşip, demokrasimizi toparlayalım.
Bu işin başka yolu olmadığını bu kriz de öğretemediyse, daha ağır bir kriz öğretecek demektir.