


Ankara'da keçi şarkıları...
Yunan trajedilerinde olaylar, 24 saat içinde bitirilir ve perde kapanır... Gerekçesi ne olursa olsun bir daha el sürülmez.
Cumhuriyet trajedileri, meşrutiyet geleneğine bağlıdır. Bir türlü nihayet bulmaz, çingene kızın sakızı gibi günlerce, haftalarca çiğnenir.
Abartmaya meraklı huyumuz var; işi, asıl gerçeğinden saptırıp nice önemli konuyu ziyan ediyoruz.
Abdülhak Hamit'in oyunlarına bakın. Örneğin Eşber trajedisinde, İskender'in her yaptığını kutsallaştıran bir halk vardır. Komutanları, valileri, yöneticileri ezmeyi meslek edinen imparatoru ilahlaştırırlar.
İlk silkiniş, güngörmüş danışman Aristo'nun ikazıyla başlar: "Öfkeli bir imparatorun dilinde nezaket, zihninde adalet olmaz..."
Sonra da ekler; "toslaşan testiler çatlar..."
Trajedi Yunanca, "keçi şarkısı" demektir. Yaklaşık üç bin yıllık bir sanat ve edebiyat imbiğinden damıtılmıştır. Yaşamı, omurgasından yakalayan gerçekçiliğin cesaretidir. Sofokles bu cesarete "zarafet" diyor...
***
MGK'da yaratılan krizin etkisi, hâlâ eski detaylara yeni ilaveler yapma telaşı ile sürdürülüyor. Muhalefet Meclis'te beceremediğini ekranlarda boy gösterip oy toplamaya çalışmakta...
Artık Ankara'da "keçi şarkıları", fırsatı ganimete dönüştürme telaşıdır.
Bu kadronun siyaseti, Meclis'i, demokrasiyi savunduğunu gördünüz mü? Yürütmenin iki başı arasındaki ihtilaf, "Meclis'e hakarete dönüşemez, kimsenin buna hakkı yoktur" diyenine rastladınız mı?
Bazıları da ekranlarda, "bu işi düzeltmeye elverişli tek milletvekili benim; beni ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı yapın" fırsatçılığının traji-komik manzaralarını sergilediler...
Bazıları da şu ünlü "internet kamuoyu" ile isimlerini pazarlatmaya başladılar.
***
Tarafları kim olursa olsun, siyasette strateji, hedefi şaşırtma esasına dayandırılırsa, muhatapların sertleşmesi kaçınılmazdır. Bu sertleşmede en tehlikeli silah üsluptur. Eğer siyaseti gerçeği saptırma esasına dayandırırsanız, üsluba seviye kazandırmanız mümkün olmaz.
Siyaset krizlerimizin temelinde bu zaaf vardır.
Osmanlı yönetiminde "kriz" yoktu. Sorunları, irade-i seniye, arada bir de yeniçeri nâraları ile hallederdik. Sonra batılılaştık ve kriz ile karşılaştık.
Kriz bir fiili durumdur, eğer onu süreç haline getirirseniz, durum felâkete dönüşür.
Son yıllarda bu süreç başlatıldı ve sürüklenip gidiyor. Çankaya trajedisi krizlerin "durumdan" "sürece"; "süreçten" "sürekliliğe" dönüştürüldüğünü gösteriyor. Artık yanlış içerikli konuşmaları "talihsizlik" deyimi ile açıklamak imkânsızlaştı...
Güvenle, kuşkunun çeliştiği puslu zeminlerde her dağınıklık bir kaos, her kaos bir paranoya yaratır. Kimsenin kimseye güveni kalmaz.
Kimileri de frapanlık merakıyla krizin taraflarını gaza getirme merakına kapılır... Ve kısa süreli beyanat zigzagları konuyu yörüngesinden çıkarır...
Bu trajedinin maliyetini bugün ölçecek durumda bile değiliz. Çünkü yara hâlâ sıcak ve kanıyor...
***
Türk halkının, Türk medyasının ilginç bir siyaset anlayışı var; sakin mutluluklardan hoşlanmıyor. Debdebeli ve heyecanlı çatışmaların peşine düşmemiz bundan...
Birilerinin sadece kendi gerçeğinin doğru olduğunda ısrar etmesi, bir körün bir başka köre kılavuzluk etmesinden farklı değildir.
Aristo'nun çarpışınca çatlayan testiler örneğini Mevlâna bir mükemmel hükme bağlamış: "Testinin içinde ne varsa, çatlağından o sızar" diyor...
Sonuçları kestirilemeyen sıkıntılı dönemlerde küçük mutlulukların önemini kavrayamıyoruz. Gönlümüzde, zihnimizde kendimiz için bir saadet ve tefekkür köşesi yaratamamışız... Köşemize çekilmek bize ağır geliyor.
***
Trajedi, Çankaya'da yönetimin iki önemli başının bir ince köprüde karşılaşıp tos vurmaları değil, halkın umutlarının bir anda yok edilmesidir. Halkın söylediğinin özeti şu: "Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, üzdünüz bizi..."
Yazmayı unuttum, eski Yunan'da trajedi yarışmaları yapılır ve birinci gelene ülkenin en inatçı keçisi ödül olarak verilirdi.