


"Yukarıda" iki adam...
İki güçlü ve ünlü adam...
Ruhları, kişilikleri, işleri, hisleri "aynı cins"ten de olsa, dostlukla başladıklarını düşmanlıkla bitiriyorlar.
Fakat dümdüz bir dargınlıktan çok daha yıkıcıdır bu...
Görev bilinmiş bir çatışmanın etkisinden daha buruktur etkisi...
Oturup konuşacak, birbirlerine güvenecek yerde birbirleri için "düşmanca bir lisan" kullanmaya başlamaları bütün havayı bozar, her taşın altından dedikodu, her sözün altından "yanlış" fışkırmaya başlar.
"Yıldızları barışmamış"mış...
Bazen yıldızlar bizden ne kadar uzaktır!
***
Bu adamlardan biri günün birinde ötekine şöyle bir mektup yazar mı?
"Ve hâlâ dostunum; çünkü biliyorum ki ruhun benim ruhumun cinsindendi, çünkü biliyorum ki bedbahtsın ve mes'ud olmayacaksın, tıpkı benim gibi."
Ahmet Haşim aynen böyle yazmış Yahya Kemal'e!
Başa dönelim!
Yıl 1912.
Ahmet Haşim bir kuşağı derinden etkileyen şiirleri kaleme almış ünlü bir şairdir. Yahya Kemal ise (Beşir Ayvazoğlu'nun deyişiyle) "birkaç mısra ve muhtelif şiir projeleriyle" Paris'ten yeni dönmüştür.
Tanışırlar.
Yemek yerler.
O günü "Beni çok kimse dinlemiş, tasdik etmiş, fakat hiçbiri anlamamıştı. Haşim anladı" diyerek aktarır dostlarına Yahya Kemal.
Bence Haşim, asıl İkbal Kıraathanesi'nde buluştuklarında geleceğin büyük şairine yakınlık duyacaktır. Çünkü sigarasını yakmak için kibrit aradığında bulamaz Haşim ve Yahya Kemal'e dönerek "Kibritin var mı?" diye sorar.
Yahya Kemal'in ağzından şu sözler dökülür: "Kibrit olaydı bende/Dünyayı parlatırdım."
Sonra zaman akıp gider. Yahya Kemal de ünlenir, büyür, güçlenir.
Laf taşıyan kimi ahbaplarının da katkısıyla araları açılır; dargınlık büyür; kimilerine bakılırsa düşmanlığa varır.
İşte o zaman, tanıştıklarından on yıl sonra, Haşim bir mektup yazar Yahya Kemal'e...
"Ben ahbâba ne evvelce, ne de son zamanlarda inandım. Senin aleyhimde şunu veya bunu söylediğini anlattıklarından bir saat sonra sana yolda tesadüf ederken kalbden gelen bir muhabbetle karşılar, sözlerini lezzetle dinler ve hafif bir acı ile ayrılırdım. Hayatımı iyice bilirsin. Dalkavukluğu yalnız ahlaki bir saikle değil, aynı zamanda uzviyetimin bana müsaadesizliği hasebiyle yapamam."
Sonra şu noktayı da vurgular Haşim:
"Bilirim, hayatında beni bir dakika sevmedin, bir dakika dost sıfatını tamamen vermedin. Ben bunu bilerek dostun oldum... çünkü biliyorum ki ruhun benim ruhumun cinsindendi..."
Aralarına düşmanlık tohumunu atanların anlayamayacakları şeyin altını da iyice çizerek bitirir mektubunu:
"Havada, ziyada, suda ve semada aynı şeyleri sevmiş olmanın yapacağı dostluğu bilmiyorlar."
Bir daha barışmazlar...
Hatta Yahya Kemal'in Haşim hakkında korkunç şeyler anlattığı; dinleyenlerin Haşim'i "boğazlama" arzusuna kapıldıkları rivayet edilir.
Yalnız Yahya Kemal'in de alttan alta Haşim'in edasıyla şiirler yazmaya başladığını biliyoruz: "Körfezdeki durgun suya bir bak göreceksin/Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde/Mehtâb, iri güller ve senin en güzel aksin/Velhâsıl o rüya duruyor yerli yerinde."
***
Beşir Ayvazoğlu'nun "Ömrüm Benim Bir Ateşti" adlı, Ahmet Haşim'in sanatını ve hayatını birarada değerlendirdiği kitabı kaç gündür elimden düşmüyor. Meraklısına tavsiye ederim.
Ve ben ara ara dönüp sayfaları açıp bu mektubu okuyorum.
Ne kişisel bir nedeni var, ne de, ve elbette, güncel, siyasal, sosyal bir nedeni...
Ama ne çok şey anlatıyor!
AYNA
Geçmişe ait değilim.
Geçmiş bana ait.
MARY ANTIN
ALTYAZI
Dedektif: Doktor Ward sizin kendinizi vampir sandığınızı söylüyor, doğru mu?
Solina: Bana kalırsa "kendini sevgili sanmak"tan söz edelim dedektif...
( Wes Craven'in yapımcılığını, Patrick Lussier'nin yönetmenliğini yaptığı Dracula 2000'den bir diyalog)
Yeni "kamu meydanları"
Galiba Richard Nixon bir tarihte danışmanlarına şöyle demişti: "ABD ekonomisinin durgunluğa girdiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Kim dünyanın en büyük alışveriş merkezini inşa etti? Tabii ki, ABD!"
Esnafla hipermarketler arasındaki uzlaşmaz çekişmeyi takip ederken ister istemez hayatımızda her türden eğlencenin yerine geçen alışveriş alışkanlığını düşünüyorum.
Hipermarketlerin ve alışveriş merkezlerinin bu açıdan sosyal değerini anlamakta zorluk çekiyor ya da görmezden geliyoruz sanırım.
Hâlâ "bir koşu sigara almak" için bakkalları, küçük marketleri, büfeleri seçiyoruz.
"Şuradan hemen ekmek kapıp gelmek" için en uygun yer bakkal hâlâ...
Ama iş "alışverişe çıkmaya" gelince değişir. Bakkallar da, ailelerini alıp tatil günleri hipermarketlerde, alışveriş merkezlerinde alışverişe çıkıyorlar.
Durumu beğenelim beğenmeyelim; alışveriş merkezleri artık şehirlerin yeni kamu meydanları...