kapat

16.02.2001
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Superkupon
Magazin
Sabah Künye
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2001
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
banner
HINCAL ULUÇ(uluch@sabah.com.tr )


Kime hizmet ediyorsunuz?..

Sadece Ortaköy yöresinde, ikide birde tabancalar patlar, adamlar öldürülürdü.. Otopark rantını yemek için..

Öyle iştah açıcı ve öyle masrafsız bir ranttı ki bu, mafya hemen el atmıştı. Nerde boş arsa, nerde devletin milletin yolunun kenarı mafya orda.. Fişsiz, biletsiz haraç alıyor, vermeyeni de öylesine pişman ediyordu ki, arabaya hasar vererek..

Mafya babaları bu paralarla fena halde sebebleniyorlardı.. Vergisi, sigortası olmayan net paraydı ellerine geçen.. Kredi kartı falan da değil.. Nakit.. O zaman yapılan hesaplar, İstanbul'un oto park rantının 40 trilyon olduğunu ortaya çıkarmıştı.. O zaman, nerdeyse 5 yıl evvel.. Şimdi katrilyonlara yaklaşmıştır.

Mafya babalarının cebine giren para değildi, otopark rantı sadece.. Bir de, memleketten getirdikleri tetikçilerini böyle besliyorlardı, İstanbul'un göbeğinde..

Otopark, İstanbul'un İstanbul olmaktan çıkmasının finans kaynağı idi yani.. Hem mafyayı, hem tetikçilerini besleyerek..

***

Sonra İstanbul Trafik Vakfı kuruldu.. İstanbul polisi ile elele.. Başka türlüsüne imkan yoktu çünkü.. Arkasında polis olmadan otopark işine girmek mümkün değildi ki?..

En çok cinayet sebebi olan, en çok para getiren otoparklar, mafyanın elinden alınıp, İstanbul Trafik Vakfına verildi. Bu vakıf, otoparklarının başına, silah taşıma izni olan Emekli Emniyet görevlilerini getirdi. Vakfın otoparklarının yöresinde huzura erildi. Silah sesleri duyulmaz, cesetler görülmez oldu.. Vakıf hızla gelişiyor ve büyük bir iyi niyetle çalışıyordu. Vakıf gelirlerinden İstanbul Emniyet ve Trafik yönetimine büyük katkılar sağlanıyordu..

***

Bu arada, özel teşebbüs, İstanbul'u çağdaş büyükşehirler örneği, parkomatlarla donatmaya başladı.. Belediyelerle anlaşılıyor, uygun yerler, oto park olarak ayrılıyor, burada trafik düzenleniyor (Dikkat buyurun, sadece otoparkçılık değil, trafik düzenlemesi yapılıyor) sadece özel işletme değil, vergi yolu ile devlet, kira bedeli olarak da yerel yönetimler büyük paralar kazanıyorlardı.. Daha önceden hiç olmayan kazançlar..

***

İstanbul Trafik Vakfı ve Belediyelerle anlaşarak işe başlayan Çağdaş Parkomat Şirketleri, İstanbul'un kayıt dışı oto park haracını, kayıt içi, vergili, kdvli, kira bedelli, sigortalı kayıtlı paraya çeviriyordu.. Mafyanın elinden birer birer alınan otopark rantı yerleri, artık tetikçi beslemek, ya da mafya babalarının karına kar katmak için kullanılmıyordu. Gelirden ayrılan paylarla, İstanbul Emniyeti ve Trafik Müdürlükleri gerekli ve önemli donanımlara kavuşuyorlardı.

İstanbul'a huzur geliyor, İstanbul çağdaş görünüme bürünüyordu.

***

Şimdi böyle bir ortamda, o ülkenin, o kentin medyası ne yapar sizce?..

İstanbul Trafik Vakfına ve özel parkomat şirketlerine destek olur, kentin tüm otopark rantının, mafyanın elinden alınıp, kayıt içi, vergili, sigortalı gelire dönüştürme çabalarına sahip çıkar değil mi?.

Siz öyle sanın..

Özellikle son iki yılda, yoğunlaşan bir şekilde, İstanbul Trafik Vakfı ve Özel parkomet şirketleri eleştirilmeye başlandı. Bu eleştirenlerden boğulan İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, polisi vakıftan çekti ve mafya karşısındaki en büyük direnme gücü zayıfladı. Özel parkomat şirketleri, bir yandan mafyanın artan tehditleri, bir yandan devletten bekledikleri ilgi ve yardımı görmeyişleri, bir yandan da bir kısım medyanın bu ısrarlı ve devamlı saldırıları üzerine, işi tasfiye planları yapmaya başladılar..

İstanbul sokakları, yakın bir gelecekte, gene mafyanın, gene değnekçilerin, gene tetikçilerin eline düşecek..

***

Parkomat şirketlerini yıpratmak için nerdeyse gün aşırı yazı yazan ve haber yapan, İstanbul Trafik Vakfını nerdeyse soyguncu gibi sunanların, bu işi mafyanın maaşlı adamları olarak bilinçli yaptıklarını aklıma dahi getirmiyorum.. Kimse alınmasın..

Ama, İstanbul'un acı gerçeklerini hiç bilmeden, görmeden, yaşamadan, incelemeden, araştırmadan yazdıkları ile, aslında kime ve neye, hem de nasıl hizmet ettiklerini bilmelerini istedim, o kadar..

BİZİM DUVAR
Bebekler boks maçı yapar mı demeyin. Meclis'te de koca bebekler yapmıyor mu?!

Hakan&Utku

SEVDİĞİM LAFLAR
Kalpler kırılmak için yaratılmıştır.

O.Wilde (Teşekkürler Nustun)

TEBESSÜM
Adamcağız bypass ameliyatı geçirmiş.. "Bol bol sebze yiyeceksin!"

demiş doktoru, "Günde sekiz saat uyuyacaksın, yorulmak yok!"

"Pekii, seks.. Seks yapabilir miyim?" diye sormuş, adam

"Sadece karınla!" demiş doktor.. "Peki ama neden?" diye sormuş adam!

"Fazla heyecanlanman doğru olmazda ondan..!"

Ya Selçuk Başar!..

Ardarda gelen medya ölümlerinin sarsıntısı ve şaşkınlığı içinde unuttum sanmayın.. Selçuk Başar kolay unutulacak insanlardan değildir..

Beynindeki tümör kemiriyordu onu.. Adım adım ölüme gidiyordu.. Hatırlarsınız.. Çok pahalı olan tedavisinin devam edebilmesi için dostları Günay'da bir gece düzenlemişti.. Tıklım tıklım doldurmuştunuz geceyi..

Selçuk gelememişti.. Gelemeyecek kadar kötüydü durumu çünkü..

O zaman size yazmamıştım. Yazmama imkan yoktu..

Selçuk ölüme mahkumdu. Kurtuluşu yoktu.. O çok pahalı tedavi ömrünü bir yılsa bir yıl, altı aysa altı ay daha uzatmak içindi..

Niye dostları ve ailesi, böylesine umutsuz bir savaşa girişmişlerdi?.. Niye Selçuk'un acılarını uzatma pahasına, mümkün olan her fazla günü yaşamasını istiyorlardı?..

Minik bir kızı vardı Selçuk'un.. Bugün beş yaşında.. Hastalık başladığında üç..

Doktorlar "İlerde babasını hatırlaması için, Selçuk'u mümkün olduğu kadar yaşatmak gerek" demişlerdi..

Küçük Şayan, babasız büyümeyecek artık.. Onun anıları ile, onu hatırlayarak yaşayacak..

Yakınlarının ve ailesinin "Ölüm"le yarışı, sizin ve herkesin katkısı bunu sağladı işte!..

Hiç değilse..

İşte haber..
Türk istihbarat ekibinin önemli adamlarından birini, çobanlık yaparken bulmuş atv.. Salı akşamı büyük bir merakla izledim.. Altında çok şey olan bir haber bu.. Ama altına gerek yok.. Ekrana gelen üstü harika bir habercilik örneği.. İşte bu.. Televizyon haberciliği işte tamı tamına bu.. Yepyeni ve farklı birşey bulmak.. Rutini de, herkesden farklı nasıl veririm diye düşünmek..

Sürüye uyucu değil, ayrılan yaratıcı olmak.. O gece kanal kanal dolaştım. Nezih Ağabey'in cenaze töreni.. Hepsi ayni. Çünkü her ölümde şablon ayni.. Gazetesinde tören.. Cemiyet önünde tören.. Cami avlusunda namaz.. Gelen medyatik ünlülerden merhum hakkında birkaç söz.. Bunca ölüm.. Bunca kanal.. Bir kişi çıkmıyor "Yahu herkes, her zaman bu kalıpla veriyor bu haberi.. Ben bugün nasıl farklı bir habercilik yaparım" diye.. Aralarında anlaşıp ajans kursalar, bir kamera, bir muhabir yetecek hepsine.. Tasarrufa bakın.. Ayni resim, ayni laf için 50 kişi camiye yollanır mı?..

Şablon haberler.. Sözleri ne derece haber değeri taşıdığı belli olmayan insanları açık oturum gibi haber bülteni içine yerleştirip bıktırana kadar söyleşmeyi habercilik sanma.. Elinizde alet, zaplıyorsunuz.. Bakıyorsunuz, gittiğiniz yerde de, durum ayni?..

O zaman Reha Muhtar aradan sıyrılıyor işte.. Adam hiç değilse komiklikler yayıp, komiklikler bulup güldürüyor, eğlendiriyor..

Reha'ya kızmayın.. Milleti Reha'ya mecbur edenlere kızın..

Verdi yılında harika bir

Verdi: Rigoletto

Muhteşem bir gösteri.. Bir başyapıt..

Çocukluğumdan beri Ankara'da opera izlerim.. Hatta Rigoletto'yu geçmişte de izledim.. Ama o akşam opera sahnesi, müziğin, sanatın, dekorun görkemine yetişemedi adeta.. Ufak kaldı.. Gece bitmesin, istedim.. Atatürk'ü minnetle andım..

Sanki Viyana'da ya da Milona'daydım.. Müziğinden ışığına, dekorundan kostümüne, izleyicisine kadar herşey, herşey mükemmeldi..

Verdi, 100. ölüm yıldönümünde Ankara'da bu unutulmaz galayla anıldı.

Gala..
Onyıllardır anlamını neredeyse, unuttuğumuz kelime..

O gece, geçmiştekilere yakın güzellikte, bir "gala"ydı!..

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Remzi Buharalı, çok eskilerde kalan bir zarafetle davetlilerini kapıda karşılıyordu..

Salonda sanata saygılı bir kalabalık vardı.. Eser, boş koltuklara sergilenmedi..

Protokol son yıllarda rastlamadığım bir özenle oradaydı..

Sonra perde açıldı.. Savaş Camgöz bir dev.. Güzelliğin ayrıntılarda gizlendiğini bilmek başka, böylesine başarıyla uygulamak ise, bambaşka birşey.. Dönemin tüm özelliklerini yansıtan, nüansların dahi unutulmadığı o muhteşem dekor ve kostümler..

Bir rüya!..
Rigoletto'da bariton Gökhan Akyüz,. Gllda'da soprana Feryal Türkoğlu'nun inanılmaz performanslarını anlatmak için kelime yok..

Hele üçüncü perde.. Dünyanın en güzel tenor aryalarından birinin, "La Donna e Mobile"nin söylendiği perde.. Tenor Ömer Yılmaz.. Haydut Sparafucile'de bas Bülent Ateşoğlu.. Herkes, herkes harikaydı..

Orkestrayı Naci Özgüç yönetiyordu..

Alkışlamaktan yoruldum..

Rigoletto, yarın gece tekrarlanacak.

Genel Müdürlük bir de enfes dergi yayınlamış.. Kapak, ünlü bir Rigoletto afişi..

Ankara'da bir yanda peşpeşe olumsuzluklar, bir yanda da böylesine güzellikler yaşanıyor, işte..

Ankara Devlet Opera ve Balesinin sahnelediği Rigoletto'yu Serpil Gogen bizler için izledi ve yazdı..

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır