kapat

16.02.2001
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Superkupon
Magazin
Sabah Künye
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2001
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
banner
ÇETİN ALTAN(caltan@sabah.com.tr )


Babam Halit Bey için de, yazı uğraşı serserilik demekti..

Rahmetli babam Halit Bey, üst düzey sayılabilecek bir bürokrattı. Ve aşırı hesabi idi. Çarşıdan pazardan iki demet maydanoz alsa, hemen cebinden harcamalarını kaydettiği küçük cep defterini çıkarır ve eski Türkçe olarak, "İki demet maydanoz yüz para" diye yazardı...

'Hesabi'liğinin nedenleri; 93 muharebesi, diye bilinen 1876-77 Osmanlı-Rus Savaşı'nda; Bulgaristan'ın Eskizağra ve İslimye yöresinden İstanbul'a göç etmek zorunda kalmış; Hacı Gözüm'ler diye bilenen eski bir Balkan ailesinin çocuğu olmak değildi sadece...

93 muharebesinin büyük göçü sırasında; babaannem yedi yaşındayken, İslimye'den yollara düşülmüştü. Hem de İslimye'deki bağlı bahçeli evin anahtarı, "belki yine döneriz" umuduyla, dış kapının sundurması üstüne bırakılarak...

125 yıl öncesinin Bulgaristan göçmenlerinden olan Hacı Gözüm ailesini, Bergama'ya iskan etmişlerdi. Babaannem çocuk sayılacak bir yaşta kendisi gibi bir göçmen çocuğu olan genç demirci ustası Ahmet efendiyle evlenmişti. Babam ilk çocuklarıydı. Üç çocukları daha olmuştu. Ne var ki, Bergama'da demirci ustası Ahmet efendi rakıya aşırı düşkündü ve genç yaşta içkiden ölerek babaannemi dört çocuğuyla otuzbeş yaşında dul bırakmıştı.

Babam Galatasaray Lisesi'nin parasız yatılı sınavını kazanarak İstanbul'a gelmişti. Babasının öldüğünü öğrendiğinde on yaşındaydı. Az sonra Bergama'daki küçük kız kardeşi de ölmüştü. Kendisi Galatasaray'ı bitirip, Hukuk Fakültesi'ne girdiğinde, Darülşafaka'ya da Fransızca hocası olmuş, annesiyle iki erkek kardeşini İstanbul'a getirmişti. Erkek kardeşleri de, onsekiz-ondokuz yaşlarında peşpeşe ölmüşlerdi..

Halit Bey'in geçirdiği çocukluk ve gençlikten sonra, hesabiliğini anlamak zor değildi...

Ancak bu hesabilik, benim de çocukluğumla ilk gençliğimi anlamsız yere öyle bir kıskaçlamıştı ki; bir lira olan haftalığımla cumartesileri, akşam tekrar boş yatakhanelere dönmek üzere, Galatasaray'dan çıktığım zaman; sucuklu yumurta yemekle sinemaya gitmek arasında sıkışıp kalırdım.

Arkadaşlar arasında on lira haftalık alanlar vardı. Babam da, bana bir lira yerine, pekala iki lira gönderebilirdi. Ama göndermezdi işte...

Liseyi bitirdiğimde, babam kendisine kaça mal olduğumun hesabını çıkarmıştı... Okul taksitleri, giysiler, ayakkabılar, kitaplar ve haftalıklar da dahil; tam oniki bin liraya mal olmuştum..

Bir daha kendisinden tek metelik almadım ve Ulus Gazetesi'nde çalışmaya başlayarak bitirdim Hukuk Fakültesi'ni de, avukatlık stajını da.. O arada evlendim de..

Babam, kendisinden daha zengin yaşayanlara, "hırsız"; kendisinden daha yoksul yaşayanlara, "ayaktakımı" derdi..

55 yıllık yazı serüveni boyunca; hazine arazileriyle Devlet Bankaları'nın görünmez olanakları üstünde yükselen, "kabuk devlet" yapılanmasının emzirdiği, sinsi hırsızlıklar üstüne; projektörler yakmaya kalktıkça, başıma gelmedik kalmadı..

Babamın "ayaktakımı" dediği, yoksul insan yığınlarıyla da, elimden geldiğince, yakından ilgilendim..

Ortaya çıkan temel özellik; yönetenlerin de, yönetilenlerin de mesleksiz oluşlarıydı...

Yönetenlerin üst kesimi, "karma ekonomi"nin sağladığı avantaları kullanıyor; önemli bir bölümü de, Devlet eliyle zengin ettiklerinin parsasını topluyordu..

Yönetilenler de mesleksizdi... Köylüler yılda otuzyedi gün çalışıyorlardı. Kentlerde gecekondulara yığılmışlar da; el-ayak işi yaparak geçinmeye çalışıyorlardı. Sokak aralarında gezer satıcılık, bakkal çıraklığı, kapıcılık falan... Onun için Türkçe'de adları, "ayaktakımı"na çıkmıştı.

İşçi sınıfı-sermaye sınıfı" döneminden; enerji kaynakları ve teknolojinin değişimiyle, "bilgi toplumu" dönemine ve "uzay çağı"na geçiş...

Türkiye ise, küreselleşme sürecini başlatan bu büyük değişimle de, bir an önce bütünleşme yerine; sanki evrensel değişime yine direnmek istiyormuş gibi..

1984'de Mehmet Altan'ın, Sorbonne'da yaptığı doktora tezi, Türkiye'nin ekonomik plandaki iç ve dış dinamikleri üstünedir..

O tezde de, Türkiye'nin iç dinamiklerinin pek çalışmadığı çıkmıştır ortaya..

Babam ve onun kuşağı bu tür konuların çok dışındaydı. Onun için de benim, hazineden geçinmeli üst düzey bir yönetici olmamdan yanaydı..

Çıplak hayatta yazıyla uğraşmak, anlamsız bir serserilik gibi gelmişti ona da...

Bazen pek özlüyorum Halit Bey'i.. Tanrı rahmet eylesin..

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır