Eğer Demirbank geçtiğimiz ay kayalara toslayıp devletleştirilmeseydi bu günlerde çoğunluk hisseleri HSBC (Hong Kong Shanghai Bank Corporation) adlı İngiliz bankasına satılmış olacaktı.
Demirbank'ın hisseleri devlete geçince HSBC görüşmeleri Zekeriya Temizel'in başkanlığındaki Bankalar Kurulu ile götürmeye başladı.
Öğrendiğime göre bu görüşmeler fiyat konusunda anlaşmaya varılamamasından dolayı ya kesildi ya da ertelendi. Hatta, piyasada dolaşan dedikodulara göre "bu iş olmayabilir."
HSBC devletleştirilmiş bankaları alma planından ricat eden ilk yabancı banka değildir. Citibank geçen yıl aylarca bu bankalardan birini veya birkaçını satın almaya çalıştı ama Ankara tarafından bozguna uğratıldıktan sonra Türkiye Ekonomi Bankası (TEB) ile anlaştı.
Merkezi Londra'da bulunan HSBC 82 ülkede faaliyet gösteren finansal bir devdir (her ne kadar bizim bürokratlara finansal veya başka türlü devlik sökmez ise de). Piyasa değeri 120 milyar dolar, varlıklarının aktif toplamı 569 milyar dolar olan grup 1990 yılından bu yana Türkiye'de faaliyet gösteriyor.
Umarım püskürtülmüş olduğu doğru değildir veya geçici bir durumdur.
Çünkü HSBC gibi bir kuruluşun Türk bankacılık sektörüne girmesinin ekonomi için yaratacağı katma değer, devletin ondan alacağı satış bedelinden -bu satış fiyatı ne olursa olsun- kat be kat üstündür.
Önemli olan Hazine'ye girecek olan birkaç yüz milyon dolar değildir, HSBC'nin Türkiye'de büyük bir banka almasının uluslararası piyasalarda yaratacağı olumlu hava, başka bankaların da Türkiye'ye gelmesi için yaratacağı teşvik, paradan çok daha önemlidir. Ama Ankara'nın bunu anlamaya muktedir olduğunu sanmıyorum.
Uluslararası piyasalara akıllı ellerde olduğu mesajını vermek Türkiye için hayati bir önem taşıyor. Çünkü Türk hükümetine karşı duyulan güven çok alt düzeylerdedir. Yaygın kanaat, hükümetin bu işin altından kalkamayacağı yönündedir. Uluslararası iş alemi Türklerin esnek, tüccar ve sofistike olmadığını düşünüyor. HSBC ve Citibank'ın karşılaştığı sorunlar, dünyanın Türkiye hakkında böyle düşünmekte haklı olduğunu teyit ediyor.
Devlet elindeki bir düzine bankayı satıp kâr etme veya bu bankalara yatırdığı paraların bir kısmını geri almayı düşünme rüyasını görmeye devam ediyor. Bu rüyanın sonu ise zararın artması, kötü paranın ardından iyi para atılmasına devam edilmesi ve bu bankaların satılmasının daha da imkânsız bir hale gelmesidir.
Ankara'da, bürokraside çalışan bir dostum bana "Türkiye on beşinci sınıf adamlar ile yönetiliyor", demişti. Batık bankalar konusu onun ne kadar haklı olduğunu bir daha kanıtlıyor.