Fransa'ya karşı yapılan protesto gösterilerinden birinde taşınan pankarta bakar mısınız: "Dünyanın Fransızı, Avrupa'nın arsızı" Bu geri zekalı pankartı taşıyanlar bir grup öğretim üyesiymiş hem de...
Öğretim üyelerimiz bile, kafalarının tası atınca ayak takımının ağzına yakışacak bu sözleri sarfedebiliyorsa, kimseye kızmadan önce, şöyle bir dönüp kendimize bakalım gerçekten.
Avrupa neden bizi bir türlü içine sindiremiyor diye sorup duracağımıza, altı ayda bir depreşen şu lumpen milliyetçiliğimizi anlamaya çalışalım.
Bir tarafta, Fransız müşterileri taşımama kararı alan taksi şoförleri, bir tarafta yakılan Fransız bayrakları, çamurlar içinde çiğnenen Fransız malları, öte yanda Fransızca öğrenimini yasaklayan üniversite senatoları.
Nasıl oluyor da böyle birdenbire, öğretim üyesinden esnafına kadar koca bir toplum, takımı yenilmiş maç kalabalığına dönüveriyoruz? Ölçü, saygı, terbiye yarar ilkesi soğukkanlılık gibi şeylerin hepsini bir tarafa bırakıp lumpenleşiveriyoruz?
Hatırlarsanız aynı şeyi, İtalya'ya da yaptık. Günlerce bayraklarının üstünde tepinip, mallarını yaktık, koskoca bir milleti aşağılayıcı sloganlar attık. Bu gidişle yakında İngiltere de bozuk ağzımızdan nasibini alacak. Çünkü haberlere bakılırsa, Fransa'dan sonra İngiltere Hükümeti de önümüzdeki Cumartesi günü yapılacak Soykırım Anma Günü'ne, Ermeni Soykırımı iddialarını dahil etmeye karar vermiş.
Ne olacak bu durumda? İngilizce dersi olan eğitim kurumlarımızda Ğyani neredeyse okullarımızın tamamında- İngilizceyi mi kaldıracağız? Dünya dilini konuşmayı, öğretmeyi mi reddedeceğiz? Öfkeden gözü kararmış bir şekilde İngiliz keteni ceketlerimizi parçalayıp Marks and Spencer malı iç çamaşırlarımızı fora edip üzerinde mi tepineceğiz?
Besbelli ki, dünyanın birçok ülkesi ile bir konuda anlaşmazlığımız var. Ya, o ülkelerdeki Ermeni lobisinin etkisiyle, ya da başka takıntıları sonucu, bu ülkelerin hükümetleri 1915 yılında yaşanan acı olayları "soykırım" olarak niteliyor, Yahudi soykırımı ile eş tutmaya çalışıyorlar.
Biz de bu durumdan fazlasıyla inciniyoruz. Haksızlığa uğradığımızı düşünüyor, isyan ediyoruz. Sorunlarını kavga dövüşle değil, haklı zeminde kalarak ve ikna yöntemiyle çözmeye alışık bir toplumun bu durumda yapacağı şey, bir yandan seviyeli ve ölçülü bir tepki verirken bir yandan da gerçeğin ortaya çıkması için bütün imkanları seferber etmek, örneğin, bütün dünyanın itibar ettiği tarihçilerden oluşan bir kurulun derhal oluşması için kolları sıvamaktır.
Ama biz öyle kaba saba, o kadar ilkel ve o kadar itici bir tepki veriyoruz ki, hani neredeyse Avrupalıların "bunlardan herşey beklenir, Ermenileri de kesmişlerdir" diye düşünmelerine çanak tutuyoruz.
Avrupa'yla uyum amacıyla yasalarımızı, devlet yapımızı, üretim tarzımızı Batı'nın standartlarına getirmeye çalışırken, unutmayalım ki, bütün bunlardan daha önemlisi yaşam üslubudur. Halkın sorunlarını çözme biçimidir; sevgisini, nefretini yaşama biçimidir. Nasıl yas tuttuğu, nasıl bayram yaptığı, nasıl eğlendiği, nasıl tartıştığıdır bir halkın yaşam karşısındaki duruşunu asıl ortaya koyan...
Trafikte bir araba öbürüne arkadan tosladığında öndeki arabanın direksiyonunda oturan uygar bir insansa, önce durumu anlamaya çalışır, ardından da gerekiyorsa trafik polisi çağırır. Lumpen ise, torpido gözündeki levyeye sarılır.
Uygar bir insan, yanındaki bayanı rahatsız eden adamı önce sakin bir sesle uyarır, kabadayı ise derhal yumruğu patlatır. Hiç kimseden, aristokratça bir tutumla Fransızları düelloya davet etmesini beklemiyoruz. Ama çağdaş insanın tepkisini ortaya koymasının daha ağırbaşlı ve olgun bir yolu vardır, öyle değil mi?
Hele hele o kişi, Global Köyün bir ferdi olmak iddiasındaysa...