Öyle bir dönemde yaşıyor, globalleşmenin baskısını öyle derinden soluyoruz ki, her iç tıkanıklık bir dış sorunu, her dış sorun bir iç tıkanıklığı üretiyor. Her yeni sorun siyasi yapıyı etik alanında ve demokrasi konusunda biraz daha yaralıyor, içine kapatıyor. Ve siyasi yapının her içe kapanışı, toplumun tepkisel davranışını, siyaseti devlet üzerinden algılamasını besliyor.
Fransa'nın kabul ettiği Ermeni tasarısı bu konuda tipik bir örnek, belki de en ciddi örnek...
Bu karar daha şimdiden Türkiye'yi uluslararası alanda sıkıştırmakla kalmadı, aynı zamanda örneğin İstanbul Üniversitesi'nin Fransa'yla tüm bilimsel ilişkileri kesmesi gibi; bir bilim merkezini biraz daha "devlet aktörü" kılan gelişmelere de yol açtı.
Bunlar düşündürücüdür...
Peki, Türkiye'nin "Ermeni sorunu" nasıl çözülür? Bunun tartışabilmek için her şeyden önce, bu sorunun çok boyutlu olduğunu görmek gerekir.
Ermeni meselesi, bugün geldiği nokta itibariyle, her şeyden önce kendi çapını aşan bir silah niteliği taşımaktadır. Bir yandan Ermenistan tarafından siyasi varlığınin bir "kaldıracı" gibi kullanılmakta, öte yandan Yunanistan'dan Rusya'ya çeşitli ülkeler bu meseleyi kendileri için lojistik destek unsuru olarak görmektedirler.
Nitekim, bu çerçevede, gerek tarihsel gerek kavramsal açıdan netleştirilmeye ve aydınlatılmaya muhtaç 1915 olaylarının "soykırımı" olarak tanımlanması, üstelik bir devletin resmi görüşü haline çevrilmesi "nötr" bir durum olarak kabul edilemez. Kaldı ki, Ermeni tasarısı bu çerçevede sadece sembolik bir niteliğe de sahip değildir. Fiili yönü ağır basmakta, bu yönüyle Türkiye aleyhine açılabilecek maddi ve manevi tazminat davalarına, Türkiye yönelik girişimlere zemin oluşturmaktadır.
Ancak bu, meselenin sadece bir yönü...
Bir diğer yön, milliyetçi tepkiyi büyüterek, Ermeni vatandaşları karşı karşıya bulundukları "cemaat-vakıf ve okul" sorunu açısından zora sokarak; siyaseti, tarihi ve toplumu, millet ve milli kavramlarıyla besleyen bir yöndür. Kısacası ülkenin yaşamakta olduğu otoriterleşme ve içe kapanma sürecine meşruiyet kazandıran bir yöndür. Ve ülke ile AB ve demokrasi arasına yeni kara delikler ilave etme tehlikesi taşımaktadır.
Üçüncü, belki de en önemli boyut ise, Türkiye'nin kendisiyle yüzleşmesi, 1915'te olanları tartışmasıyla ilgilidir. Hemen belirtelim; bu sadece bir iç tartışma meselesi değildir. Bu tartışma ve yüzleşme Türk devletine, uluslararası sahada büyük kozlar sağlayabilecek özellikler taşır. Zira Türkiye, kendisiyle yüzleşmekten kaçındıkça inisiyatifi başkalarına bırakmaktadır, örneğin Fransa, 1915 olaylarını "soykırımı" olarak tanımlayabilmektedir.
Oysa, bir "olay"ın "soykırımı" olarak tanımlanması için çeşitli koşullar gerekir. Her şeyden önce yaşanan olayın, bir etnik ya da bir dini grubu imha amacına yönelik ve önceden tasarlanmış bir kıyım olması gerekir.
En keskin iddialardan, örneğin Ermeni iddialarından yola çıkılsa bile, görülür ki, 1915 olayları bu çerçevede soykırımı olarak tanımlanamaz. Nazilerin yaptığı soykırımı andıran bir teorik alt yapısı, önceden güdülen etnik temizlik amacı yoktur yaşananların. Milliyetçilik hareketlerini, çete savaşlarını ve sert tedbirleri içinde barındıran bir imparatorluk öyküsü vardır ardında. Servetin el değitirmesine yönelik bazı sivil girişimler ve binlerce insanın ölmesine yol açan tehcir, gerekçeleri ne olursa olsun devletin bireye karşı işlediği bir suçtur bir ama bir soykırımı değildir.
Ama yine de suç olarak, "bir şey"dir. Türkiye "bu şeyi" tanımlasa, "bu şeyle" yüzleşse, soykırım tartışmalarında, çerçeve tayininde öne geçer.
Zira hem etik hem siyasi açıdan zamanın ruhuna uyar, hem içte hem dışta siyaseti, eleştiriyi ve bunların gücünü keşfeder.
Bilin ki, siyasi aklı devreden çıkaran tepkisellik bizi şimdikinden daha zora sokacak, daha geriye düşürecektir.