kapat

20.01.2001
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Superkupon
Magazin
Sabah Künye
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2001
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Nokia
HINCAL ULUÇ(uluch@sabah.com.tr )


Gerçekten hoş geldin Haşmet!..

İkinci sayfamızın köşesi birkaç gündür, Haşmetli oldu.. Siz buna "Haşmetlu" da diyebilirsiniz.. Gerçekten Haşmetli yazıyor Haşmet.. Nasıl bir lezzetle, nasıl bir keyifle okuyorum..

"Eğlenmek, kısacık bir an için bile olsa, hayatla barışmaktır!.."

Kim söylemiş bu lafı..

Konfüçyüs mü?..

Tao mu?..

Epikür mü?..

Hiçbiri değil, Haşmet..

Enfesti yazısının tümü.. Birtürlü eğlenemeyenlerin, eğlenenlere kızmasını anlatıyordu.

"İsterse, herkesin eğlenebileceğini kimse bilmiyor" diyordu.. "Sadece bazı insanlar eğlenebilir sanıyoruz.. Eğlenmeyi tek tip bir etkinlik sanıyoruz" diyordu..

Hepsinden önemlisi "Birileri eğleniyorsa ve biz aralarında değilsek, inanıyoruz ki bizim elimizden eğlenme imkanı alınmıştır" diyordu..

Ve işte o muhteşem cümle ile bağlıyordu..

Oysa ne basitti, ne kolaydı eğlenmek.. İstese herkes, heryerde eğlenebilirdi..

Çünkü "Eğlenmek, kısacık bir an için bile olsa hayatla barışmaktı.."

Hayatla barışan, kendisi ile barışık olan herkes, heran, heryerde eğlenebilirdi, onu söylüyordu Haşmet..

Ne zaman söylüyordu?..

Bir avuç, topu topu bir avuç marjinalin dünyanın en fakirinden, en zenginine her ülkesinde yaşanan marjinal eğlence tarzının, sanki tüm İstanbul böyle yaşıyormuş gibi sunulduğu, bir gece kulübünde çekilen 30 saniyelik bir görüntünün montaj oyunları ile şişirilip, haykıran seslendirmelerle savaş tahriki ve çığlığına döndürüldüğü haber şovlarla milletin birbirine karşı kışkırtıldığı bir günde ve ortamda..

***

Yunanistan'da 3500 kişi alan bir sahil gazinosunda, "Onların Pashası" diyebilirsiniz, Anna Visi'yi dinlenmeye gitmiştik, birkaç arkadaş.. Orda masa sistemi bizdeki gibi değil.. Amerikan usulü.. Kapıdan sahneye doğru uzanan 40'ar, 50'şer kişilik dar ve uzun masalar var. Birbirine yapışık da iskemleler.. Yerin bu masalarda ayrılıyor.. Kimlerle komşuluk edeceğinizi bilmiyorsunuz..

Bizim yanımıza 20'lerde bir delikanlı ile 17-18'lerde bir dünya tatlısı genç kız düştü.. Belli sevgililer.. Kızın elbisesi, yukardan da yok aşağıdan da nerdeyse..

Yemek bitti.. Anna sahneye geldi.. Garsonlar hızla tüm servisleri topladılar.. Niye acele ettiler az sonra anladık. Gazinoda iğne atsan düşecek yer yok.. Garsonlar iki masa arasından yan yan, yengeç gibi geçebiliyor ancak.. Anna Visi'nin çıldırtacağı kalabalığın dans pisti masalar..

Anna başladı.. Benim yanımda oturan delikanlının sevgilisi de derhal masanın üstüne.. Gözümün ucuna çarptığı kadarı ile, o süper mininin altından, kızın iç çamaşırı markasını rahatça görebilirsiniz.. Hafif sırtımı döndüm ki, kimse alınmasın, gücenmesin, rahatsız olmasın, keyifle dans etsin diye.. Oturan herkes el çırpıyor, yüzlerce kız masaların üzerinde oynuyor.. Eğleniyorlar, ben de bakıyorum.. Birden sırtıma bir el dokundu.. Döndüm.. Bizim delikanlı..

İşaretlerle kızı gösteriyor ve soruyor bana..

"Sen niye el çırpmıyor, sen niye eğlenmiyor, eğlenceye katılmıyorsun?.."

Bizim ülkemizde bunun cinayet sebebi olabileceğini o anda anlatmam güç.. Çünkü onlar hayatla ve kendileri ile barışık gençler ve oraya eğlenmeye gelmişler. Bir topluluk içinde eğlenmeye geldin mi, herkesin eğlenmesi gerek.. Sessiz, suratsız oturanların havası veba gibi hızla yayılır salona çünkü.. Bir çürük diş, tüm ağzı berbat eder..

***

Yılbaşı gecesi Günay'dayım.. Sibel Can var.. Sertap var.. Levent var.. Üçü de çırpınıyorlar sahnede.. Tüm işveleri, cilveleri, coşkularını kullanıyorlar, salonu biraz havaya sokmak için..

O gece orda olmak için adam başı 300 dolar verip gelmiş bin kişi var orada.. 900'ü eğlenmek istiyor.. Ama belki de sırf yılbaşı diye o gece oraya kerhen, kahrederek gelmiş 100 kişi var ki, gecenin de kulübün de canına okuyor..

Birisi tam önümdeki masada.. Surat bir karış.. jest yok.. Mimik yok.. Sahneye bakmıyor, dinlemiyor bile.. Elini şakağına dayamış.. Karadenizde filoları batmış, en sevdiğinin ölüm haberini almış gibi öylesine oturuyor.. Bütün masa da ona tabi sanki.. Arada yanında oturan eşi dürtünce iki şak şak.. Sonra gene kendi kabuslarına dönüş..

Eğlenir görünmekten korkuyor.. Ciddi adam ya.. Ağırbaşlı adam ya.. Büyük, önemli adam ya.. Sibel Can yerden yere atsa kendini, öyle durması gerek.. Öyle yetiştirilmiş, ona inanmış..

***

İnsanın kendisiyle ve hayatla barışık olması dünyanın en güzel şeyi.. Ama bizim eğitim, bizim yetişme ve yetiştirme tarzımız ve bizim eğlenmeyi suç, ayıp, günah, hatta ülkenin geri kalmışlığının sebebi gibi göstermeye çalışan, eğlenene vicdan azabı çektirmeyi, eğlenmeyene "Gidip eğlenenlere saldırsana" tahrikleri yapmayı, entellik ve habercilik sanan medyamızla, bu felsefeye ulaşmamız kolay mı?..

Koşullar ne kadar zorsa, başarı için o kadar fazla uğraş vermek gerekir.. İyi bir savaşçı olmak içinse, arada bir teneffüse çıkmak, "Kısacık bir an için bile olsa, hayatla barışıp" eğlenmek hem de nasıl şarttır, bir bilseniz..

SEVDİĞİM LAFLAR
Başkalarının sadece düşünebildikleri şeyi, nasıl söyleyeceğini bilmek insanı şair, ya da filozof yapar. Başkalarının sadece düşünmeye cesaret edebildikleri şeyi söylemeye cesaret etmek de devrimci, ya da aziz.. Ya da ikisi birden..

Elizabeth Charles ( 1828-1896)

Tecelli'den Abuzittin'e mektuplar
Abuzittinciğim,

İçkili bi kafeteryada çalışıyorlar diye polisce "zührevi hastalıklar belgesi" istenen 8 kızın hikayesini izledin mi? 67 yıl önce çıkartılmış Polis Vazife ve Selahiyet kanuna atfen yayınlanan bi kararname gereği "Zührevi Hastalıklar Hastanesi"ne sevk edilmek istenen kızlar "biz oraya gitmeyiz" diyip işi bırakmışlar.

Memleket bu konuda da ikiye bölündü. Bi bölüm "aferin, yerinde protesto" öteki bölüm "gitmediklerine göre gocundukları var" diyor.

Hürriyet'ten Pınar Türenç de sayın Tantan'la uzun uzun konuşmuş. Bakan:

"* yönetmelikleri uyguluyorum" demiş..

Ben bilirsin, hukuk fakültesinin ikinci sınıfından törenle uğurlandığımdan, işin kanuni derinliğini bilemiyorum... Ama, lokanta mokanta gibi yerlerde çalışanlardan, kadın erkek veya 3-4-3 (yoksa 4-4-3 müydü?) bulaşıcı hastalıkları olmadığına dair resmi bir belge istenmesi de normal... Şahsen, verem mikrobu saçan bi garsonun servisinden keyif duyacağımı sanmıyorum.

Ama kadınların veya kızların illa da zührevi hastalıklarla ilgili hastaneye sevk edilmelerine de mantıklı cevap veremiyorum. Sakın sayın Bakan'da ilgili maddeyi yanlış yorumluyor olmasın?

Tut ki kadın da frengi var ve içkili lokantada tabak yıkıyor.. O tabaktan bana frengi mi geçecek? Sen şimdiye kadar "kadının yıkadığı tabaktan kurufasulye yiyen adam frengiye yakalandı diye bi haber duydun mu" Ama aynı kadın tüberküloz ise ayıkla pirincin taşını...

İçkili yerlerde çalışanlarda zührevi hastalıkların, şu veya bu şekilde tehlikesi varsa erkeklerin de aynı işlemden geçmesi gerekmiyor mu? Frengili erkekle frengili kadının arasındaki fark ne? Frengili erkek barmenlik yaparken bana frengi geçmiyor da frengili kadının uzattığı kadehten içkiyi içince mi frengili oluyorum?

Aynı röportajda, Tantan, Pınar Türenç'e demiş ki:

".. yanlış olan kadınların tek tek değil toplu olarak zührevi hastalıklar hastanesine gönderilmeleri¥"

Allah allah demek ki sayın Bakan "zührevi hastalıklar" uygulamasını temelde doğru buluyor.. Yani verem olsa önemli değil illa da zührevi! Problem ise toplu taşımada...

Peki bu durumda, yazın otellerin lokantaların, kafeteryaların staj yapan turizm okulu öğrencisi genç kızlar, şimdi teker teker, zührevi hastalıklar hastanelerine gidip, meslekleri icabı gerçekten böyle bi rapor almaları gereken kadınlarla birlikte aynı işleme mi tabi tutulacaklar? Bari bırakın da otobüslerle toplu gitsinler... hiç değilse birbirlerine moral destek verirler!

Herneyse... Kafama takılan sayın Bakan Tantan madem yönetmeliklere bu kadar bağlı o halde yabancı turistler, evli olmadıkları halde mesela sevgilileriyle, aynı otel odasında nasıl kalabiliyor? O da yasak!

Geçen yıl 10 milyonu aşkın turist geldi 8 milyar dolara yakın para bıraktı... Hadi, yönetmelikleri onlara da uygulayalım bakalım!

Münasip yerlerinden öperim kardeşim.

Güneş

BİZİM DUVAR
Yakında stadlarda şöyle küfürler duymaya

hazır olun "3-4-3 haakem, 3-4-3 haakem

Hakan&Utku

Yargısız infaz işte bu!..
Daha düne kadar adlarını saygı ile andığımız kişiler gözaltına alınıyor.. Alınabilirler.. Haklarında ihbar var..

Ama "Gözaltı" adı üstünde..

Mahkumu geçin, tutuklu bile değil.. Sadece bir şüphe var.. Asılsız çıkarsa, özür dilenip serbest bırakılacak.. Nitekim son günlerde ekranlarda gözlatına alındığını okuduğumuz bir yığın ünlünün yarıdan fazlası serbest bırakıldı..

Ama bitti mi?.. Ya o görüntüler..

Hafızamıza çakılan ve asla unutulmayacak olan o "İnfaz" görüntüleri..

Güya kelepçe takmıyorlar.. Daha kötüsü..

İki yanında iki sivil koluna hoyratça girmiş.. Sanki kaçacak.. 60 yaşındaki adam, onca polis kordonunda nasıl kaçar?..

Arabaya bindirilir, kapıdan içeri sokulurken, bir el kafasına arkadan sarılıp bastırıyor.. Sanırsınız adam direniyor.. Hayır.. Kuzu kuzu gidiyor.. Bu el "Eğil" diyor ona adeta.. "Eğil aşağılık adam!."

Neden?..

Bu görüntülerin sebebi ne?..

İnsanları, mahkum dahi olsalar aşağılama hakkınız var mı?.. Daha dün polisin en ünlü en saygın şefi.. Daha dün bu ülkede bakan.. Bugün hala binlerce işçi çalıştıran bir iş adamı.. Foto muhabirleri, kameralar davet edilerek aşağılanıyorlar..

Asıl acısı ne?..

Cezaevlerini terör kamplarına çeviren, gencecik beyinleri yıkayıp ölüme gönderenlerin "İnsan Hakları" konusunda çok duyarlı entellerimiz, bu yargısız infazlara, bu aşağılamalara bugüne kadar sesini çıkarma gereği duymadı.. Tam bir çifte standart..

İnsanları gözaltına alma, tutuklama, mahkum etme hakkınız var, ama aşağılama hakkınız yok.. Birisi bunu anlatmalı.. Birileri de anlamalı..

Hani nerde?..

FIKRA
Temel koşarak postaneye girmiş, memura,

-Şimdi attığım mektubu geri istiyorum.

-Niçin?

-Fazla pul yapıştırmışsın, yanlışlıkla uzağa gitmesin.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır