Birkaç ay önceydi. TOBB'un düzenlediği bir gezi çerçevesinde, "Eurochambre"ın (Avrupa Kobiler ve Odalar Birliği) kongresini izlemek üzere Berlin'deydik. Toplantı başlamadan önce Fehmi Koru ve Cengiz Çandar'la birlikte heyetten ayrılarak şehir turu yapmış, ardından bir başımıza kongre binasına yönelmiştik.
Kapıya yaklaşırken bir hareket oldu, makam aracı oldukları belli, iki şık araba arka arkaya durdu. Kapıları aynı anda açıldı. Arabalardan korumalarıyla birlikte iki beyaz saçlı adam indi. Tam karşılarında ise ellerinde kameralarıyla televizyoncular bekliyordu. Fehmi Koru'nun, ilk arabadan inen adamı işaret ederek, "Alman Cumhurbaşkanı bu...", demesiyle, Johannes Rau'yu farkettik. O esnada kameralar da hızla arabalara doğru ilerliyorlardı. "İşte aynı Türkiye..." dememize ramak kala, şaşkın bakışlarımız arasında, gazeteciler Rau'yu es geçtiler, ve arkadaki arabadan inen diğer beyaz saçlı adamı kuşattılar.
Önce kim olduğunu çözemedik, bu "önemli" kişinin... Kongre binasına girince anladık ki, o kişi, ismi pek bilinmeyen birisiydi, Avrupa Kobiler ve Odalar Birliği'nin başkanıydı.
Ama ismi bilinmese de, günün adamı oydu.
Farklı siyaset geleneklerinde önem ile değer arasındaki değişik ilişkiye işaret etmesi bakımından; ayrıca önem ile değerin makama göre değil olaya, duruma, olay ve durumun ürettiği ilkeye göre değişmesini göstermesi açısından pek hoş bir örnektir, bu.
Tabii işler biz de böyle değildir...
Değildir çünkü, Çetin Altan'ın deyişiyle bu ülkenin dengeleri, gelenekleri ve çarkları "önemli adamları değersiz", "değersiz adamları genellikle önemli" kılmaktadır. Bu ülkede "önemli olan değerli adamlar"a arada bir rastlanır. Bu diyarda güç kaynağı olaylar ne olursa olsun değişmez, hatta olaylar gerçek mecralarında değil, güç dengelerine ilişkin yönleriyle el alınır.
Siyasi sorumluluk taşımayan siyasi yetkililer üreterek tüm kaynakları kendisinde toplayan; onları dağıtarak, aydından işadamına, medyadan siyasetçiye herkesi kendisine bağımlı kılan, kapıkulu düzeni bunu gerektirir çünkü.
Böyle olunca gazeteci de hiyerarşik düşünür. Biz de kameralar hep birinci arabaya gider. Bu, zaman zaman olayların özünü, esasını ıskalama, hatta gerçekleri tahrif etmeye yol açsa da pek değişmez. Çünkü o zaman ya ciddiye alınmaz ya da haber atlarsınız. Çünkü böyle bir düzen sadece kaynakları değil, enformasyonu da tekelinde tutar.
Önceki akşam Cumhurbaşkanı Sezer'in Çankaya davetlerinin ikincisine katıldık... Her şey yukarıda anlatıldığı gibi gelişti. Gazeteciler Cumhurbaşkanını kuşattılar, bir gece önce siyasetçi ve askerlerin gözlerinin içine bakarak, mimiklerini okuyarak AB ve Kürtçe tv konusunda ne düşündüklerini anlamaya nasıl çalıştılarsa, aynı şekilde yine devletin "nabzını" tutmaya gayet ettiler.
Sezer'in katıldığım ikinci davetiydi bu. Belki garip gelecek ama, ilginç olan, davetin sahibi olmasına ve ilgi odağı olmasına rağmen, Sezer'in davetten ve gazetecilerden bir an önce kaçmak isteyen zoraki konuk havasıydı. Belki bu teşhis bazılarına, "bu nasıl cumhurbaşkanı" sözünü ettirecektir. Buna benim yanıtım ise "tam gerektiği gibi bir cumhurbaşkanı" olacak...
Aslına bakarsanız, bugün niyetim Sezer'in hukuk siyaseti ötesindeki siyasi duruşunu değerlendirmek, özellikle "Ulusal Belge"ye ilişkin sözlerinin satır aralarını analiz etmek idi.
Ama bunları yazasım geldi ve ortaya bu yazı çıktı...
Sezer ve siyaset konusu da sonraya kaldı...