Köklü ve hızlı bir değişim sürecinin yaşandığı ülkemizde, özellikle de son yıllarda tartışılan konuların başını "din" çekmektedir. Bu tartışmalar, İslam'ın günümüz Türkiye'sinde siyasi, hukuki, iktisadi, içtimai, ahlaki ve fikri mahiyette birçok probleminin olduğu gerçeğini bütün çıplaklığı ile ortaya koymuştur.
Genel anlamda dinin, özelde ise İslam'ın ülkemiz gündemine yoğun olarak girmesinin ülkemize özgü mahalli sebeplerinin bulunmasının yanısıra, genel olarak yerkürenin bütün bölgelerinde dinin yükselen bir değer haline gelmesi gerçeğiyle alakalı bir yönü de bulunmaktadır.
Hakikat odur ki din, bütün dünyada gerek bireysel planda gerekse sosyal ilişkilerde önemsenen ve dikkate alınan bir değer haline gelmiştir. Esasen dinler açısından sevindirici bir keyfiyet arz eden bu durum, Aydınlanma Devri filozoflarının ileri sürdükleri "Sanayi Devrimi bütün sonuçları itibariyle kökleştikçe ve bunun tabii neticesi olarak toplumlar modernleştikçe, akılcı düşünce de gelişecek ve netice itibariyle din ve toplumda etkisini kendiliğinden giderek kaybedecek, hatta insanların hayatlarında bazı ibadet ve ayinlerden ibaret bir şekle bürünecektir" tarzındaki kehaneti boşa çıkarmıştır. Ancak son iki yüzyıllık yaşanan tecrübe, insanlığı tekrar dine yönelmeye, onu ciddiye almaya sevk etmiştir.
Ülkemizde din olgusu etrafında yapılan tartışmaların bütün çıplaklığı ile ortaya koyduğu bir gerçeklik vardır ki, o da; dini değerlere ve dini kültür mirasımıza henüz bilimsel bir zihniyetle yaklaşmayı başaramadığımızdır.
Halbuki dini hayatımızı sağlıklı bir temel üzerine oturtabilmek için dini kültürümüze karşı bilimselliğin vazgeçilmez kriterlerini esas alan bir anlayış içinde olmamız bir zarurettir.
Şunu hemen ifade edelim: Bilimsel yaklaşım, doğru düşünmek demektir. Doğru düşünmek için insan aklının etkin hale getirilmesi ve onu körelten ve çelişkileri fark etme yetisini kaybetmemesi esastır.
Kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim, aklımızı kullanmamızı istemekte, şartlanmışlıktan kurtulmayı öğütlemekte, insan aklını köreltici bütün fiil ve davranışları yasaklamaktadır. Şartlanmış bir insan, tenakuzlarla ve yanlışlarla birlikte yaşamaktan zevk alır. Asıl tehlike de bu noktada kendini gösterir. Zira çelişkilerle kucak kucağa yaşamaktan haz duyanlar, dini değerleri ve kültürün bütün unsurlarını olduğu gibi değil, işine geldiği şekilde anlamak isterler.
Halbuki bilimsel yaklaşım, gücünü objektiflik, nedensellik, gözlemcilik, metodik şüphecilik, tenkitçilik ve gerçekçilik gibi bazı kriterlerden alır. İnsanın uzun bir süreç sonunda oluşan ön yargılardan kendini bilimsellik adına kurtarabilmesi ve objektifliği yakalaması, sanıldığı kadar kolay şey değildir. Ancak bunu başarmak bir gerekliliktir. Bilimsellik için objektiflik kadar nedensellik de önemlidir.
Yüce Allah, her şeyi bir sebep sonuç prensibine bağlı olarak yaratmıştır. Kur'an-ı Kerim, Yüce Allah'ın her şeyi bir ölçüye göre yarattığından bahsetmektedir.
Bu da doğada bir düzen ve sebeplilik keyfiyetinin var olduğunu göstermektedir. Bu düzenlilik ve sebeplilik, tarih ve toplum alanında da geçerlidir. Kur'an'da geçen "sünnetullah" kavramı buna işaret etmektedir. Bu düzen ve sebeplilik hali, Allah'ın dilemesi olmadıkça değişmez. Kur'an'da "Allah'ın kanununda bir değişiklik bulamazsın" (Ahzab, 62) denilmektedir. Kainatın içindeki bütün varlıklar, hayatiyetini, hareketlerini, varlığını Allah'ın koymuş olduğu sabit ve belli olan kanun ve ölçülere göre sürdürmektedir Kainatın ahenkli bir şekilde keşfedilebilir, anlaşılabilir bir düzen içerisinde yaratılması, ilahi iradenin insanlara bir lütfudur. Kainatta düzensizlik ve bunun neticesinde bilinmezlik hakim olsaydı, insanın içine düşeceği sıkıntıların boyutları hesap bile edilemezdi.
Burada insanlara düşen görev, "sünnetullah" olarak adlandırılan ve kainatta var olan her şeyin işleyişine esas olan söz konusu kanun ve ölçüleri (sebep-sonuç ilişkilerini) tespit etmektedir. İşte bilimsel yaklaşım, kainatta var olan bu nedenselliğin farkında olmayı gerektiren bir anlayış seviyesine işaret etmektedir.
Netice itibariyle; dinamik bir din olan İslam'a mensup müslümanlar olarak, 14 asırlık İslami kültürel mirasımızı doğru tahlil edebilmek ve dini hayatımız açısından günümüz ve geleceğimizin sağlam temellerini inşa edebilmek için, bilimsel zihniyetle meselelere yaklaşmak, tefekküre ağırlık vermek bize düşen görev olmalıdır. Zihnin atalet ve tembellikten kurtulması ve tefekkürün canlandırılması için başvurulabilecek en etkin yol, aklı etkin kılmak ve taklit alışkanlığından olabildiğince uzak durmaktır. Tasavvurlarımızı delillendirmeye çalışmak yerine, ilmi değeri olan verilerin işaret ettiği gerçeklere yapışmamız gerekmektedir.