


Fransa suçlu, biz hatalı
Herkesin kendi kahramanları, idolleri vardır. Benim de var.
Fazla değil, bir iki tane. Örneğin; Bekir Coşkun benim basındaki kahramanlarımdandır. Kendisiyle -ne yazık ki- hiç karşılaşmadım. Bu meslektaşımı, çoğu okuru gibi sadece yazılarından tanıyorum. Akıllı, olgun, mütevazı ve esprili kişiliğini fazlasıyla anlatan yazılarından.
Köşesinin Salı günkü başlığı "Kafam karışır" idi Bekir Coşkun'un.. Son derece önemli iç ve dış olaylarla kuşatılmış olduğumuz şu günlerde saçma sapan gündemlerle nasıl meşgul edildiğimizi ve bu lüzumsuz konuların kafamızı nasıl karıştırdığını harika üslubuyla anlatıyordu "Nedir gündem?" diye sorarak. Okumayanlar için son bölümünü alıyorum sadece, bakın;
"Nedir gündem?..
Yoksa 28 Şubat mı?
28 Şubat ise niye 4 yıl sonra, bir 15 Ocak günü tartışmaya başladılar, burda yine kafam karışır.
Peki o postmodern darbe miydi, yoksa süper müdahale miydi, ya da mega muhtıra mı?
Hadi bildiniz, tartışan herkesin 'bunu tartışmayalım' diyerek tartışmaya kafadan girmesi nasıl oluyor?
Niçin bunlar?..
Tiyatrosundan karakoluna, elektrik direğinden dağına-taşına, bankasından bakanına kadar pisliğe batmış, dört bir yanından rüşvet-hırsızlık-alçaklık-utanç fışkıran bir ülkede gündem bu mudur?..
Medyadın gündemi bunlar mı olmalı?
Niçin?"
Medyada gündemin sürekli olarak (hâlâ, hâlâ... hâlâ) anlamsız olaylarla meşgul edildiği, bazı siyasetçiler ve Türkiye düşmanlarının da bundan fazlasıyla yararlandığı şu günlerde görüp duyduklarıyla kafası karışmayan varsa bir adım öne çıksın.
En önemli sorunlarından biri şiddet ve terör olan (her türlüsü) bir ülkede elinde kalaşnikofla poz veren skandal mankenler gündem.
Bakan Bey'in yasak aşkı sürmanşet gündem.
Selim Edes'in aftan yararlanarak dönüşü gündem.
Yeter artık bu zavallılık, yeter!
Ermeni Soykırım Tasarısı
Gözümüz burnumuzun ucundan ötesini göremediği için PKK Avrupa'da, bir terör örgütü olmak yerine "Türkiye'deki Kürtler'in siyasi partisi" olarak destek gördü. Apo gibi 30 bin kişinin ölümüne neden olan azılı bir terörist başı onun için korundu ve korunuyor. Ermeniler onun için haksız oldukları halde ülkelerde destek bulabiliyorlar, Fransa "soykırım"ı onun için onaylıyor.
Türkiye, Ermeni Soykırım Tasarısı ABD Temsilciler Meclisi'nde kabul edileceği sırada Başkan Clinton'ın onları durdurmasına sevindi. Oysa eski büyükelçi Kamuran Gürün bu olayın hemen sonrasında "Bunun aldatıcı bir durum olduğunu, Clinton'ın Temsilciler Meclisi'ne gönderdiği mektupta 'soykırım'ı reddetmediğini fakat ülke çıkarları açısından Türkiye'yi gücendirmenin yanlış olacağını belirttiğini" anlatmıştı. Bu gerçeği görmek yerine biz ABD'nin o gün için vazgeçmesi sonunda yine eski rehavetimize döndük. Birkaç milletvekili dışında konuyla ilgilenen kalmadı. Küba seyahatleri siyasetçilerimizle ilgili gündem olarak daha ilginçti çünkü.
"İşini bilmeyen çavuşlar" sonunda işte böyle şaşırıp kalıyorlar.
İstanbul Kültür Üniversitesi 2000-2001 ders yılının başladığı sıralarda "Sözde Soykırım Tasarısı için ne yapmalı?" konulu, büyükelçi ve uzmanların katıldığı çok önemli bir panel düzenlemiş ve bundan güzel sonuçlar çıkmıştı.
Kaç kişinin haberi var bu panelden?
Meclisimiz ve Dışişleri Bakanlığımız paneldeki değerli önerileri inceleyerek, o günden bu yana önlemleri aldı mı?
Elimizdeki, bir Türk tarafından yazılan -neredeyse- tek kitap olan, Gürün'ün "Ermeni Dosyası"nın, Dışişleri veya Kültür Bakanlıkları tarafından yeni baskısı yapıldı mı? Arşivlerdeki gerçekler hakkında kaç milletvekili (ve vatandaş) tam bilgiye sahip?
Bu konuda 26 bin uluslararası yayın olduğunu, bunların arasında 10 tanesinin bile Türkler'e ait olmadığını biliyor muyuz?
Kendi arşivlerimiz hakkında kendimiz yeterli bilgiye sahip olsak ve bunu anlatabilseydik, bilen büyükelçilerimizi dünyaya dinletebilseydik bugünkü durumda olmayacağımız kesindi.
Bu sonuçta sadece Meclis'in, bakanlıkların değil, yine medyanın hatası çok büyük.
Ama nasıl olsa bu kadarla bitmiyor. Tasarı yakında diğer Avrupa ülkelerinde ve ABD'de tekrar ele alınacak.
Diğer ülkelere de yayın yapan TV'ler "Kültür Üniversitesi Paneli"nin yayını ve sürekli programlarla, hükümet ise konuyu iyi bilen diplomat ve uluslararası PR'cılarla acilen işe başlamak zorunda.
Depremi kim biliyor?
Salı günü İstanbul Valisi Erol Çakır'ın TV'ye çıkarak "Çok yakında Marmara Denizi'nde deprem olacak" demesinin ardından gelen okur telefonlarını yazmış ve Vali Bey'e bazı sorular sormuştum. Yazının sonunda ise gazete baskıya girdikten sonra arayan Sayın Çakır'ın söyledikleriyle benim "Sonuçta, deprem filan yok" notum yeralıyordu.
O gece deprem oldu.
Geçen yıl Kandilli Rahathanesi'nde Ahmet Mete Işıkara'yla yaptığım röportaj sırasında da sismogramlarda öncü dalgaların depremden saniyeler önce hissedildiğini farketmiş ve keşke özel bir sistemle anında halka duyurulabilse demiştim. Sayın Işıkara "Süre çok kısa, öyle bir sistem olsa bile fazla yararı olmaz" cevabını vermişti.
Şimdi bu tesadüf aklıma başka sorular getiriyor; acaba deprem olacağını önceden hissettiren başka belirtiler de mi var? Hissedildiği halde, bilimsel olarak kanıtlanamadığı için, veya panik nedeniyle söylenmiyor mu?
Herneyse, soruları bir yana bırakırsak son bir yıl içinde Boğaziçi Üniversitesi ve Kandilli Rasathanesi'nin, Valilik ile Belediye'nin ve bölge sakinlerinin ayrı ayrı yaptığı deprem örgütlenmeleri gelecek için sevindirici..
Örneğin; Moda halkı dışardan yardım bekleyeceklerine kendi aralarında deprem komitelerini kurmuş, organizasyonlarını tamamlamışlar.
Burada bir hatırlatma yapmak istiyorum, geçen yıl size tanıttığım "Quake-alert" adlı deprem alarmı kullanan arkadaşlarımdan duyduğuma göre bu depremde birçok semtte çalmış. "5'in altındaki depremlere fazla duyarlı değil" denmesine rağmen çalmış. (Ben kolona monte etmediğim için olacak, bendeki çalmadı. Şu anda yerine çivilenmiş bulunuyor.) İlk sarsıntıda çaldığı için 8-10 saniye gibi bir süre kazandırıyor.
İsteyenler Internet'te https://www.depremalarm.com sitesinden daha fazla bilgi edinebilirler.
Yıldızlara bakarak ağlamak!
Kartal'dan telefon eden Aynur Kalfa telefonda ağlıyor ve yalvarıyordu;
"Ekonomik kriz en çok kadınları vuruyor, özellikle de yalnız ve kazanmak zorunda olan kadınları. Bu ülkenin anneleri daha ne kadar başlarını göğe kaldırıp yıldızlara bakarak ağlayacaklar?"
O da medyanın vurdumduymazlığından, ülkeyi yönetenlerin vatandaşı düşünmediğinden yakınıyordu. "Medyum Keto gibi insanları, gece klubü yaşamlarını izletiyorlar bize. Gelsinler de çekilen sefaleti izletsinler. Okullarda takdir alan öğrenciler ailelerinin zoruyla, para kazanmak için atölyelerde süründürülüyor" sözleriyle.
Yalnız kendisi için değil, diğer anneler, kadınlar için de ağlıyordu Aynur. Para, maddi yardım değildi istediği. Kadınları, çalışıp üreten kadınları devletin desteklemesini istiyordu o.
Kendisi evinde börek yapıp satmaya uğraşıyordu. Beş dakikada büyük miktarlar üreten bir sistem de geliştirmişti ama kazanamıyordu. Dantel, nakış, dikiş yapanlar da aynı durumdaydı. Devlet neden seslerini duymuyor, kadınları çaresizlik içinde bırakıyordu, asıl anlamadığı buydu.
Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı'nın bu konularda çaba gösterdiğini biliyorum. Bakan Hasan Gemici, kadınların diğer kanayan yarası olan Medeni Kanun'un öncelikli gündemi olduğunu da söylüyor. Bunları takdir ediyoruz ama sonuç yok. Kadın hep mutsuz. Hep çaresiz. Hükümet programlarında tek madde halinde kadınları hatırlıyor, seçim propagandalarında "Kadınları unutmayacağız" diyorlar ama kadın hep unutuluyor.
Kadının eğitimi, eşit iş ve kazanma hakkı, Medeni Kanun.. Üreten kadınların emeğinin değerlendirilmesi.
Ne zaman sıra gelecek Sayın Bakan ve milletin sayın vekilleri?
Anneler ne zaman yıldızlara bakıp ağlamayacak?..