


AB'ye tam üyelik
2000'in son iki ayında yaşanan likidite krizi önce finans kesimine sonra reel ekonomiye ağır bir bedel ödetti. Hala ödetiyor. Evet; fakat bu tatsız dönemin uzun sürmeyeceği unutulmamalıdır.
Önümüzdeki aylarda, hükümetin ve ekonomi yönetiminin krizden çıkardığı dersler yavaş yavaş da olsa ekonominin düzelmesini temin edecektir. Yaza doğru faizler eski düzeylerine yaklaşacak, talep canlanacak ve büyüme tekrar başlayacaktır.
Buna karşılık, son haftaların bazı siyasi gelişmeleri beni çok rahatsız ediyor. Türkiye ekonomisine kalıcı ve ağır hasar verilmesi ihtimali var. Okuyucularımı bu konuda uyarmak istiyorum.
Konu AB'ye tam üyeliktir. Sürecin çok kolay geçmeyeceğini baştan tahmin ediyorduk. Türkiye'de, AB'ye üyeliğin gerektirdiği reformlara karşı kesimlerin küçümsenmeyecek güce sahip oldukları biliniyordu.
Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Otoriter rejimler daima yönetenlerin imtiyazları üstüne inşa edilir. Kamusal alanda şeffaflığa olmaması, iktidar sahiplerine keyfi yönetim olanağı sağlar.
Demokratikleşme ve şeffaflık ise, imtiyazları ve keyfi yönetimi kısıtlar. Kamu yöneticilerini topluma karşı hesap vermek zorunda bırakır. Gizlilik perdesini açar. Siyasi sorumluluk almadan siyasi yetki kullanılmasına izin vermez.
Ne kadar vurgulasak azdır. Toplumun özgürlüğü ile yönetenlerin özgürlüğü birbiri ile çelişir. Bireylerin ve sivil toplumun özgürlüğü arttıkça, yönetenlerinki azalır. Çünkü keyfi yönetim yerini hukuk devletine bırakır.
AB macerası
Kendi pozisyonum biliniyor ama tekrarda yarar görüyorum. Bu konularla yakından ilgilenmeye başladığım 1970'lerin başından beri Türkiye'nin Avrupa ile bütünleşmesini her aşamada kayıtsız şartsız savundum.
Önce Ortak Pazar vardı. 1963'de Yunanistan'la birlikte ilk anlaşmayı imzalamıştık. Ama seçkinlerin devletçi-sol kanadı "onlar ortak biz pazar" diyerek Türkiye ekonomisinin dışa açılmasına ve gümrük birliğine girmesine karşı çıktı. Dinci-sağ kanat zaten "Batı-Hıristiyan klübüne" bütün hücreleri ile muhalefet ediyordu.
Bu ortamda maalesef 1970'lerin sonunda Yunanistan'la birlikte Ortak Pazara üye olma fırsatını kaçırdık. Ne oldu? 12 Eylül'de askerler yönetime el koydu. Türkiye'nin siyasi ve ekonomik gelişmesi büyük darbe yedi.
Bazılarına abartma gibi gelecek ama, eğer 1978'de tam üyelik yoluna girmiş olsak, bugün Türkiye'de kişi başına milli gelirin Yunanistan'ın dörtte biri yerine belki yarısı, belki daha bile yüksek olacağını hesaplıyorum.
Özal döneminde ekonomi dışa açıldı. Ardından o zamanki adı ile Avpura Ekonomik Topluluğuna (AET) tam üyelik için başvurdu. Ama geç kalmıştık. Komünizm çöküyor, Sovyetler dağılıyordu. Olmadı.
Derken AET kendini AB'ye dönüştürdü. Türkiye tam üyelik sürecini hızlandırmaya çalıştı. Kolay olmadı. Nihayet 1999 sonunda Helsinki zirvesi ile hayati adım atıldı. Aday listesine girmeye başardık.
Bu sefer işin ciddi olduğu anlaşılınca, muhalefet canlandı. Ama ilginç bir gelişme gözleniyor. Sol ve islamcılar şimdi AB'ye tam üyeliğe taraftar. Her ikisinin sloganlarını ise askerler sahipleniyor.
Bağdat senaryosu
Açıkça söylemek istiyorum. Özgür, huzurlu ve zengin bir Türkiye için tek anlamlı geleceğin AB'ye tam üyelikte yattığı kanısındayım. AB dışında kalma opsiyonu ise benim gözümde siyasi ve ekonomik maceralarla özdeş.
30 Eylül 1999'da bu köşede "Barcelona" başlıklı bir yazım yayınlandı. İspanya'nın Franko sonrası dönemde gerçekleştirdiği büyük dönüşümü Türkiye'nin tekrarlayabileceğine inancımı ifade ettim.
Bu durumda muhalefetin beklentilerine "Bağdat senaryosu" diyebilirim. Çocuklarınızın dışa kapalı, otoriter, dünya ile kavgalı ve fakir bir Türkiye'de yaşamasını arzulamıyorsanız, AB'ye tam üyelik konusunu sahiplenmenizi öneririm. Gün bugündür. Yarın çok geç olacaktır.