


Bürokrasi rüzgarın yönünü gösterir
Ankara Türkiye'nin kalbidir, bürokrasi de nabzıdır. Bugün nabız kötü atıyor. Yaygın bir tedirginlik ve "sonra ne olacak" beklentileri bürokrasiyi "felç" durumuna doğru götürmektedir.
Tedirginlik bellidir: "Bugün imza attığım işin altından yarın bir çapanoğlu çıkarsa benim de başım derde girer." Bu tedirginliğin sonucu bellidir, sorumluluk almak istemeyen imzayı da atmaz.
"Yarın" beklentisi ise bir tarafı sivil-asker gerilimine bağlı olan ve başkent kulislerinde bir süredir "teknokrat kabine kurulacak" söylentisiyle yayılan havanın sonucudur. Bir hükümetin kalıcılığıyla ilgili kuşku doğduğu zaman bürokrasi durur.
Puslu havalarda asılsız ihbar mekanizmaları da çalışmaya başlar, dedikodular kafaları karıştırır, eski hesaplar ya da düşmanlıklar devreye girer. Yakın tarihimiz bu örneklerle doludur.
Yöntem sorunları
Ardarda gelen yolsuzluk soruşturmalarının yürütülme biçimi tedirginliğin ana kaynağı olarak tekrar karşımıza çıkmaktadır. Televizyon ekranlarının her gece koluna girilmiş, onlarca insan görüntüsüyle dolu olmasının psikolojik sonuçları kaçınılmazdır. Böyle gördüğümüz insanların birkaç gün sonra salınmasının herkesin kafasında soru işaretleri uyandırması da çok doğaldır.
Soruşturmaların "asıl hedefler"e yönelip yönelmediği sorusu da yayılmaya başlarsa bundan en başta herkesin temel hedefi olan "temiz toplum" zedelenir. Yüzlerce insan alınıp kameralar karşısında teşhir edilip yine yüzlercesi ilk aşamada salınıyorsa, insanlar "birileri asıl amacı şaşırtmaya mı çalışıyor" diye sormaya başlarlar.
Siyasi ya da ticari rekabetlerin soruşturmaları etkilemediği, gerçekten "hedefe" yönelik çalışıldığına dair güven yaratıldığı zaman "temiz toplum"a daha çabuk varacağımız kuşkusuzdur.
Hedef: Temiz toplum
Susurluk kamyonundan bu yana Türkiye toplumu "temizlik" özlemini şiddetle ve her fırsatta ortaya koymaktadır. Suların anlamsız uygulamalarla bulandırılmasını, siyasi hesapların işin içine katılmasını toplumun kabul etmesi mümkün değildir.
"Kazan" anlamsız şekilde büyürse, sürekli olarak yöntemler tartışılırsa, "kurunun yanında yaş da yanıyor" izlenimi yayılırsa, zanlı-sanık-suçlu üçlüsü ile soruşturma-yargılama ikilisi birbirine karışırsa hedefler de şaşar. Hukuk devletinin kriterleri bellidir: Kişi, suçluluğu kanıtlanana kadar sanıktır, yargılanmaya başlayana kadar da zanlıdır; tutuklama bir ceza değildir ve tutuklu durumdaki sanığın davasının başlatılmaması yoluyla "cezalandırılması" hukukun temel ilkelerine aykırıdır.
Kapalı değil şeffaf
Elbette ki bütün soruşturmalar kurallarına uygun olarak ve "gittiği yere kadar" götürülmelidir. Yolsuzluklar çemberi ve bunun etrafında oluşmuş kuşku ve korku çemberleri içinde yaşamaya devam edemeyiz. Türkiye'nin girmek zorunda olduğu yol, herşeyin açık ve şeffaf olduğu "temiz" demokratik toplum ve devlet yoludur. Bunun tersi herşeyin gizli olduğu, herkesin kuşku altında olduğu "kapalı" toplumdur.
Önümüzdeki dönem özelleştirmelerin çok önem kazandığı, yatırımların harekete geçirilmesi, yabancı sermaye girişlerinin hızlanması gereken dönemdir. Bu döneme kuşku bulutlarıyla, anlamsız tedirginliklerle girilirse "temiz toplum hedefi" de uzaklaşacak diğer zararların onarımı da zaman alacaktır.
Bürokrasi bütün rüzgarlardan çabuk etkilenir, ama bu sayede olumsuzlukları da çabuk gösterir. Bürokrasinin verdiği işaretleri doğru okumak siyasi iktidarın görevidir.