Yatağın altından vuran sert bir darbeyle uyandık... Deprem olduğu kesindi... Saat 5.35'i gösteriyordu... Hemen televizyonu açtık.
Bir çeyrek sonra TV kanalları haberi vermeye başladılar. Marmara'da, Kartal'la Adalar açığında 4.2 şiddetinde bir deprem olmuştu...
Çevredeki yapılarda, pencereler birden aydınlanıvermişti.. Acaba beklenen ve bir hayli de şiddetli olacağı bilinen, İstanbul'un o öcü depremimi başlıyordu?
Başta Prof. Işıkara; ünlü deprem uzmanları görüşlerini açıklamaya başladılar. Yaşanılan küçük sarsıntı, bir gün olacağı bilinen o büyük İstanbul depreminin henüz habercisi değildi..
Ne tuhaf... Pazartesi akşamı ATV'deki 19 haberlerinde Ali Kırca da, İstanbul'da beklenen öcü depremle ilgili çarpıcı bir cümle söylemişti:
- Kaatil, deprem değil; çürük yapılar...
Ve ekrana birden Bağlarbaşı'ndaki henüz yapımı bitmemiş, sıvasız kırmızı tuğlalarla, pencere boşluklarından oluşan; 7 katlı kaçak bir apartmanın üst katı geldi. Rüzgar, üst katın yarısını yıkıp uçurmuştu..
Komşular, rüzgarın yıktığı üst katın gürültüsüyle sokağa toplanmışlardı. Belediye, daha 5. kat yapılırken; inşaatı yasak ettiği ve mühürlediği halde; yeterli bir harç bile kullanılmadan, üst üste konuveren tuğlalarla yine kaçak olarak 7. kata kadar çıkılmış, üstü de örtülmüştü. Rüzgar, hem damı, hem de 7. katın yarısını yıkıvermişti...
İşin daha da garibi; bu, inşaatı yasaklanmış, çürük ve bitmemiş yapıda oturanlar vardı... Onlar da:
- Biz şimdi nerde oturacağız, diye yakınıyorlardı.
Kimbilir böyle kaç bin yapı vardı İstanbul'da? Beklenen öcü deprem geldiğinde, İstanbul'daki oturma yerlerinden yüzde 70'inin yıkılacağı öngörülüyordu...
"Türk'e Türk propagandası" yapıla yapıla; hamaset afyonlamasıyla, durup dururken mi ıskalanmıştı 20. Yüzyıl da?
Hem de ne rezalet bir fiyaskoyla ıskalanmıştı; "Yaşam kalitesi" açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altında kalmıştık..
Değerli yazar ve İstanbul milletvekili Ahmet Tan'ın; kibarca ama bıkıp üşenmeden sürdürdüğü çabalar sonucu, 15 yılda trafik kazalarında ölmüş olanların toplam sayısı çıkmıştı ortaya; 120 bindi... Buna kazalarda ağır yaralanıp da, sonradan hastanelerde ölmüş olanlar dahil değildi.
Demek ki, günde ortalama 20-22 kişi trafik kazalarında ölüyordu Türkiye'de...
İstanbul'da, Bakkalköy uzantısındaki E-5 karayolu yakınlarında da, tam bir çöplükte oturan ve çöplük karıştırarak geçinen bir yığın aile vardı. Bunların önemli bir bölümü taşradan gelmeydi...
Bütün bu haber ve görüntüler, Pazartesi akşamı saat 19 TV haber saatinde yayınlanıp gidiyordu...
Vurgunlar, soygunlar, yağmalar, rüşvetler, hayali ihracat tayfunlarıyla birlikte...
Vaktiyle Ankara'nın iddia ettiği gibi, "Türkiye'yi kötü gösterme çabaları"nın sonucu değildi bunlar...
Teknolojideki gelişmelerle globalleşme sürecinin saydamlığı, Türkiye'yi de sarmalamaya başlamıştı...
İlk kez ortaya çıkıyordu Türkiye'de 73 bin cami ve 370 bin resmi lojman olduğu..
İlk kez ortaya çıkıyordu Bütçe'den Adalet Bakanlığı'na ayrılan payın sadece binde 7 olduğu ve 3 bin de mahkeme binası eksiği bulunduğu...
Ankara'nın dikkati, "Türkiye'nin iyi mi, kötü mü gösterildiği" üstünde yoğunlaşmıştı...
Ankara egemenleri için, politika bir demagoji oyunuydu. Şişirip yüceltmek de bu oyunun bir parçasıydı; karalayıp kötülemek de...
Ve temeldeki gerçeklerle yönetilenler; pek önemli değildi. Önemli olan yönetenlerdi.
Bu anlayış bugün için dahi değişmiş değil... Belki de o nedenle Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, bazı uyarılar yapmak zorunluğunu duyuyor demeçlerinde. Örneğin: "Yasalar sade yönetilenler için değil, yönetenler içindir de.."
Demesi gibi...
Saydamlaşmanın su yüzüne çıkarttığı gerçekler karşısında, yine de enseyi karartmayın...
Karartmayın çünkü, globalleşme sürecinin dinamikleri, Türkiye'nin 21. Yüzyılı da ıskalamasına olanak tanımayacaktır..
20-30 yıl sonra bile olsa, burada yaşayanlar da, güzel günler göreceklerdir "yaşam kalitesi" açısından...