Sevmesine çok seviyoruz da... Anlamaya niyetimiz yok galiba...
Takımıyla birlikte UEFA Kupası'nı alıp geldiğinde de; üzerinde teriyle, yolun tozu pasıyla televizyon stüdyolarına sokup "motivasyon başarınızı anlatır mısınız?" diye sormuştuk.
Öfkelenmişti Terim.
Çünkü o belki bin kez "sadece motivasyon yetmez" demiş; biz anlamak istememiş, fikrimizden vazgeçmemiştik.
Şimdi yine Fatih Terim fırtınası esiyor; hem de ne fırtına!...
Ona burun kıvırmak için bin dereden su getirenleri yere serecek kadar güçlü bir fırtına!
Ama biz yine eski teranelerimize geri döndük: Varsa yoksa motivasyon; varsa yoksa "İmparatorun otoritesi!"
Hele şu otorite! Ne çok seviyoruz otoriteyi!..
Bir takımda işler kötü mü gidiyor? Hemen aklımıza Terim geliyor ve patlatıyoruz tezlerimizi:
"Futbolcularına baba olacaksın ama; sevdiğin kadar döveceksin de!";
"Sen istemezsen kuş uçurtmayacaksın arkadaş!"
"Çok da tatlı olmayacaksın; tatlı sert olacaksın!"
Öyle bir hale getirdik ki, "iyi teknik direktör, başarılı yönetici" için tek bir tip çıkıyor ortaya: Bizim Fatih Terim yorumcularımıza göre, "astığı astık, kestiği kestik" olup da, bunları şık bir biçimde kamuoyunun önüne sundun mu, başarı hangi delikte gizleniyorsa çıkıp geliyor...
Öyle bir gaz verdik ki, bu otorite konusuna; biraz öne çıkmak isteyen her teknik direktör otorite egzersizleri yapmaya başladı: Seni asıyorum, onu kesiyorum...
Oysa durup düşünelim:
Bunlar Fatih Terim'in başarısının temel özellikleri olabilirler mi?
Hayır!..
Kesinlikle hayır!
Terim'in başarısı seçtiği modeldedir...
Bu modelin özü de şudur:
İçinden geldiğin eskiye asla teslim olmayacaksın.
Ne oynattığın futbolda, ne de yönetiminde eskiye teslim olmayacak; kendi "yeni"ni yaratacaksın...
Şimdi İtalya'da, dili ve kültürü çok farklı bir ortamda bu model daha açık seçik ortaya çıkıyor. (Tabii, anlayana, anlamak isteyene!)
"Kendi çöplüğünde öten horoz olma"nın başarısıyla yetinmeyerek Terim geleceğin Türkiye'sine çok önemli bir kapı açtı...
Başarısını uluslararası terazinin ellerine teslim etmekten çekinmedi. (Bizim başka "otoriterlerimiz" bu cesareti gösterebiliyorlar mı?..)
Teatralmış, megolomanmış, karizmatikmiş, şuymuş, buymuş... Bunları sonra tartışırız.
Fakat henüz Terim'in İtalya'da bir takımın sorumluluğunu üstlenmesindeki "inceliği" anlayabilmiş değiliz.
Önce onun içe kapanık kültürümüze vurduğu müthiş darbeyi tartışalım: Biz yabancıları "yabancılıklarına" terkeden bir kültürün çocuklarıyız.
Biz kendi kendimize övünmeyi, yalnızca kendimize güvenmeyi, kendi ölçülerimiz içinde çalışmayı yeterli buluruz. Hatta bu bile bazen "yorucu" gelir!..
Otoriteye gelince...
Bizim toprağımızda otoriter insandan bol bir şey yetişmez...
Ama Terim'ler neden bu kadar az? Hiç düşündük mü?
Nihayetinde çocukların orada "bilgi çağı"na giriş yaptıkları doğru değildi.
Oralarda oyun oynuyor, chat yapıyorlardı...
Ancak...
On beş yaşındaki genç kız okurumun gönderdiği mektupta söylediklerine de dikkat etmenizi istiyorum: "Bulunduğum yer sosyal yaşam bakımından pek fazla nasibini almış değil. Burada gençlerin gidebileceği bir tek internet cafe'ler var. Neredeyse çay bahçelerinden fazlalar... Ama internet cafe'ler bize hep zararlı yerler olarak gösterilip anlatılıyor. Her genç chat yapmak için gitmiyor buralara. Öyle olsa bile, chat neden çok korkunç ve yanlış bir şey gibi algılanıyor? Bence gençlere güvenmeli ve onları rahat bırakmalı!"
Bir başka okur mektubundaki soru da önemliydi: "Okeyi bile kahvede oynamakla internet cafe'de oynamak arasında fark var! Ben internet yoluyla bir Meksikalı'yla okey oynamayı, eskisinden farklı hayat tarzının ilk adımları olarak görüyorum. Bunu hiç küçümsememeli!"
Bu görüşlerin üzerinde durmaya değer, değil mi?