


Darbenin 'post'u da 'dost'u da olmuyor
Bu "aptal kutusu" gerçekten sihirli bir kutu galiba...
Karşısına oturanları aptallaştırdığı tartışılır, ama içine girenleri hipnotize ettiği kesin. Öyle bir kutu ki, içine gireni, kendisini izleyen milyonları hayal kırıklığına uğratmamaya, onlara ilginç, gerçekten ilginç bir şeyler söylemeye kışkırtıyor. En ilginç şey ne? Tabii ki ifşaat... O da başlıyor ifşaata...
Bence sorgu timleri, işkenceciler, sorguladıkları zanlıları yalan makinasına bağlamak ya da Filistin askısına asmak yerine TV ekranına çıkarsınlar yeter. Daha onbeş dakikaya kalmadan dili çözülüp bülbül gibi konuşmaya başlayacağından emin olabilirler...
Baksanıza Özkasnak'a... Kameraya bile gerek kalmadı, TV ekranına telefonla bağlanmak bile bülbül olup şakımasına yetti.
Genelkurmay'ın tam dört yıldır 28 Şubat'ın darbe olmadığı noktasında kurmaya çalıştığı savunma hattını bir cümlesiyle berhava ediverdi. Stüdyoda oturan meslektaşının, Emekli General Salim Dervişoğlu'nun şaşkın bakışları arasında 28 Şubat'ın bir darbe olduğunu itiraf ediverdi.
Hatırlarsanız, TV ekranının hipnotize edici etkisine bundan bir süre önce bir kez daha tanık olmuş, şaşkınlıktan küçük dilimizi yutmuştuk. Emekli darbeci Kenan Evren, Ali Kırca'nın bir sorusu üzerine kendinden geçip eğer bir suikast düzenlenirse cezaevlerinde kitle katliamı yapma kararı aldıklarını -hem de gayet babacan bir ifadeyle- anlatmaya koyulmuştu.
***
Özkasnak, önüne "post" kelimesi takılınca darbenin suç olmaktan çıktığını sanıyor galiba.
Evet, kabul edelim ki yiğidi öldürse de hakkını yemiyor. Hakkında andıçlar düzenleyip işten attırmaya çalıştığı, kıçına süngü takıp cephelerde dolaştırmakla tehdit ettiği gazetecilerin ürünü olan deyimin zekice bir deyim olduğunu teslim ediyor. Ama birşeyi unutuyor: Bu deyim siyaset bilimi ya da sosyoloji açısından önem taşısa da, hukuk açısından maalesef bir fark yaratmıyor. 28 Şubat'ın niteliğini, diğer darbelerden farkını daha iyi anlamamızı sağlıyor ama işlenen suçun vahametini hafifletmiyor.
Özkasnak'ın 28 Şubat anlatımı, bana laparoskopik lazer cerrahisiyle yapılan safra kesesi ameliyatlarının tarifini çağrıştırıyor. Ama tabii burada, anestezi altında "alınıveren şey" ihtihapla dolup vücudu zehirleyen bir safra kesesi değil; koskoca demokrasi...
"Tereyağından kıl çeker" gibi, "hiç kan akıtmadan" "hiç kimseyi üzmeden" "başarıyla yürütülen" bu operasyonla "darbe hali" kurumlaştırılarak kalıcı hale getiriliyor. Nitekim, Siluet Paşa da sık sık gazete manşetlerinde arz-ı endam ederek, Türkiye'nin gerçek yöneticilerinin kim olduğunu hatırlatmayı ihmal etmiyor.
***
Gelelim şu cür'et meselesine;
Post-modern darbemiz tereyağdan kıl çeker gibi bir yumuşaklıkla gerçekleştirildi ise, Özkasnak'ın kendinden gayet emin bir şekilde sarfettiği "cür'et edemezlerdi" cümlesi ne oluyor, onu anlayamadık.
Öyle bir darbe ki, devletin en tepesindeki Cumhurbaşkanı'ndan, bakanlara, Parlamentoya ve sivil toplum kuruluşlarına varıncaya kadar herkes suç ortağı edilerek, gayet yumuşak bir biçimde hiç zorlama yapılmadan gerçekleştiriliyor. Ama bu ne biçim bir yumuşaklıksa, o dönemde bir gazete temsilcisinin, kaynağını gizlemek için sıkıştırıldığında, bir espri yapma cür'eti bile gösteremeyeceği söyleniyor.
Kıssadan hisse: Demek ki, darbenin "post"u da "dost"u da olmuyor...