Leyleğin ömrü laklakla geçer misali, biz Türkler'in ömrü de beş para etmez gündemlerle geçip gidiyor.
Koca koca gazeteciler, siyasi liderler, bakanlar ve vekiller neyi tartışıyorlar görüyor musunuz?
Enerji ihalelerindeki yolsuzluk kovuşturmasının düğmesine kim basmış?
Asker mi basmış, bakan mı basmış?
Başbakan Ecevit de sonunda sükunetini kaybetti, "Ulan başlarım şimdi düğmenizden? Kim bastıysa bastı" diyemeyecek kadar kibar olduğu için, "Düğmeyi bastığını söyleyen askeri bulun çıkarın" diye celallendi.
Kimbilir orta yerde kaç trilyonluk yolsuzluk var ama onu bırakmışız, düdüğü çalanın bekçi mi, yoksa muhtar mı olduğunu araştırıyoruz.
Birisi çalmış işte kardeşim!
Ne önemi var?
Bu ülkede önemli olan, yolsuzluklara gerçekten dur diyecek sistemi getirip oturtmak!
Ama Mesut Bey de, tutuyor gazetecilerin bir haberine yüklenip, "Askerin gelmesini isteyenler var" diyebiliyor.
Türkiye'nin özgürlükçü ve demokrat medyasının, askerin gelmesini isteyebileceğini düşünmek vallahi abesle iştigaldir.
Hem mantıken, asker robot mu ki, medya istiyor diye gelsin!
"Hey asker, sıkıldık artık, hadi iktidara gelsene!"
Böyle bir beyanat, ruhunda, askeri kuşbeyinli yerine koymuş olmuyor mu?
Yapmayın, etmeyin!
Böyle suyuna tirit gündemlerle bu memleketin çok değerli zamanlarını harcamayın lütfen!
Gelin, asıl meseleleri tartışalım!
Köprüdeki sorun!
Köprü zammını "soygun" gibi değerlendirenler de var, "az bile" diyenler de var.
Ama bir de üçüncü görüş var:
Bugün, bu üçüncü görüşe tercüman olmak istiyorum, çünkü yürekten katılıyorum.
Boğaz köprülerindeki asıl sorun, köprüde heba edilen zaman ve ekonomik değerlerdir.
Hatta, iki köprüdeki sıkışıklık ve izdiham yüzünden, bütün İstanbul'da hayatın her sabah ve akşam berbat hale gelmiş olmasıdır.
Asıl sorun bence bu!
Gönül isterdi ki, İstanbullular, iki köprüden de, hiç zaman kaybetmeden su gibi geçip gitsin...
Sabah işine, akşam evine zamanında varsın...
Hadi otomobiliyle 500 bin lira fazla para verecek diye isyan eden vatandaşları bir kenara bırakalım.
Peki, hem otomobillerde hem de otobüslerde saatlerini kaybeden yurttaşların kabahati ne?
Her sabah iki saat, her akşam üstüne iki saat daha...
Her gün ortalama 4 saati çalmaya kimin hakkı var?
4 saat, ayakta geçen 16 saatin dörtte biri...
Neymiş, İstanbullu köprüden geçecekmiş?..
İnsan ömrünün dörtte birini alan köprüyü, söyleyin biz ne yapalım?
Sinir, asap bozukluğu, öfke, bedbinlik, kepazelik ve yorgunluk da cabası!
Bana birisi şunu izah etsin:
Hergün köprüden geçen milyonlarca insanın, kaybettiği milyonlarca saatinin ekonomideki değeri nedir, hesap edilebilir mi?
Ayrıca, köprü girişlerinde beklerken yakılan benzinin, yitip giden amortismanın değeri nedir?
Koca İstanbul'un, her yanı denizlerle çevrili...
Neden insanlar, deniz taşıtlarıyla insan gibi işine gücüne gidip gelemiyor, var mı bunun hesabını verebilecek bir merci Türkiye'de?
Yok!..
İşte bizdeki akıl bu!
Denizimiz var, üstünde gemi yok!
Gemi var, iskele yok!
Deniz bize bakıyor, biz denize bakıyoruz.
İki köprümüz var, hayatımızı kolaylaştıracağına rezil ediyor!
Her gün ruhumuzu, paramızı ve maneviyatımızı heba ediyoruz.
Denize döküyoruz!
Çünkü denizi de kullanmayı bilmiyoruz, denizi kullanmayı bilmediğimiz için körpüleri kullanmayı da bilmiyoruz!
Binmişiz bir kıyamete gidiyoruz alamete!
O yüzden de, 500 bin lira zam geldi diye öfkeden kuduruyoruz.
Haklıyız ama kabahat de bizde!