TV'lerin flaş haberlerine, gazetelerin manşetlerine baktığınızda; siyasetten medyaya, ihracattan enerji sektörüne kadar her alanda, gitgide şiddetlenen bir ırgalanma var gibi...
Çözümlenememiş sorunların gitgide yoğunlaşmasından tetiklenen toplumsal bir depremin içine doğru mu kayıyoruz; yoksa Türkiye'nin her zaman pek benimsediği "sanallık"dan, 21. Yüzyıl'ın "saydam"lığına doğru mu geçiyoruz?
Konuları nete getirmekte yarar vardır. Örneğin gerek Osmanlı döneminin mutlak monarşisinde, gerek Cumhuriyet döneminin mutlak oligarşisinde; Hazine'den geçinmişlerin bir ansiklopedisi yapılsa...
Karşımıza Padişah'lardan Sadırazam'lara; Başbakan'lardan Vali'lere kadar, yüz binlerce kişinin adından oluşan görkemli bir tablo çıkar...
Adı böylesi bir ansiklopediyle tablonun içinde yer alanlar, acaba yüz yıllar boyu kaç katrilyon dolara mal olmuşlardır halk yığınlarına?
Ve karşılığında nasıl bir hizmet vermişlerdir?
Bize göre incelenmeye değer sorulardır bunlar...
Ancaaak... Ancak daha da önemlisi, Türkiye'de kişilerin "kendilerini başkalarından daha üstün görme özlemi", çok yoz ve çarpık bir hedefe doğru; yani "başkalarına emir veren Hazine'den geçinmeli üst düzey bir amir" olmaya doğru koşullanmıştır...
Genç kuşaklar dahi kendilerini kurtaramamışlardır bu koşullanmadan. Bugünün gençleri bile genellikle hayatta en büyük başarıyı "emir veren üst düzey biri" olmakta görüyorlar...
Emir veren siyasal bir lider olmak; emir veren bir komutan olmak; emir veren zengin biri olmak; emir veren bir vali olmak v.s...
Yüzyıllar boyu sürmüş ezik bir "kulluk"tan gelmiştik; "emir veren biri olmak" özlemini alevlendiriyor insanların içinde...
Hangi insanların içinde?
Özellikle mesleksiz insanların içinde...
Bunun da en kestirme yolu politika, yahut bürokrasi...
Yani efendim Hazine'den geçinme...
Peki, Hazine'ye para nerden gelecek?
Hazine'den geçinmeli siyasal liderlerle, üst düzey bürokratların içten içe küçümsedikleri meslek sahiplerinden; marangozlardan, terzilerden, demirci ustalarından, elektrik teknisyenlerinden, doktorlardan, ebelerden, avukatlardan v.s...
Osmanlı mutlak monarşisinden arta kalan mesleksiz "kapıkulları"nın, "astığı astık, kestiği kestik üstün kişiler" olarak görünmeleri; maalesef Cumhuriyet dönemi mutlak oligarşisinde de sürüp gitti...
Bir de buna "üretimde çağdaşlaşma" yerine, "tüketimde çağdaşlaşma" eklenince...
20. Yüzyıl da, rezalet bir fiyaskoyla köküne kadar ıskalandı...
Şimdi toplumun her sektöründe göze çarpmaya başlayan ırgalanma; "olduğundan fazla görünme sanallığı"ndan, "saydam"lığa doğru geçmenin sancıları...
Düşünün ki, matbaanın kullanımı 3 yüzyıl reddedilmiş; ne "nesir edebiyatı" var; ne gazete, ne kitap yayını...
Bugün dahi ĞOkay Gönensin'in verdiği sayıya göre- 7250 kişiye bir kitap düşüyor.. Türkler, kendi anadillerinin "okuma yazma boyutuyla" bütünleşememiş "şifahi bir toplum"... Bir de buna mesleksizlik eklenince...
21. Yüzyıl'ın globalleşme süreciyle kaynaşabilmede, bir kalite sorunu çıkıyor ortaya...
Sanırız ki, tek çare; yılda Çin'e 220 milyar dolarlık yatırım yapan global sermayenin, Türkiye'ye de en az yılda 50 milyar dolarlık yatırım yapması...
Ankara böyle bir ortamı sağlayabilir mi, sağlayamaz mı?
Şimdiden yanıt vermek zor...
Yaşayanlar görecek...