Boğaz köprülerine yapılan zamma öfke var.
İstanbul gazeteleri bu öfkeyi ballandıra ballandıra yayınlıyorlar.
Haklı yönleri yok değil...
Ama eksik!..
Dikkate alınmayan başka doğrular da var.
Zamma kızanlar diyorlar ki:
1- Köprü zaten para basıyor.
2- Seçimlerde hep, parası çıktıktan sonra geçişin bedava olacağı sözü verilmişti.
3- Halkın sabrı zaten vergiler yüzünden taştı, bir de bu zam neyin nesi oluyor?
Sondan başlayalım:
Halkın vergilerden sabrının taştığı doğru ama buradan köprüye hiç zam yapılmayacağı gerçeği çıkartılamaz.
Gelelim, siyasilerin seçimlerde verdikleri söze:
Siyasi liderlerin şimdiye kadar verdiği hangi söz tutuldu?
Zaten tutulamayacak seçim yatırımlarına dayanmak ne kadar doğrudur?
Siyasilerin verdikleri bütün sözler tutulmuş olsaydı, zaten o köprüler kurulduğu andan itibaren bedava olurdu.
Çünkü ülke zengin bir ülke olmuş olurdu.
Köprülerin para basmakta olduğu gerçeği de, biraz tartışmalı...
Köprülerden biri 27 yıl diğeri 13 yıldır hizmette olduğunu göre, tek köprüyü 40 yıl hizmette düşünelim.
Bugüne kadar toplanan para 1.5 milyar dolarmış...
Yani yılda elde edilen gelir, 4 milyon dolara yaklaşıyor.
Peki, bir köprülerin bakım, onarım ve işletme giderleri niçin hesaplanmıyor.
Birinci köprüden elde edilen parayla ikinci köprü yapıldıysa, belki elde edilenlerle şimdi de muazzam bir bir alt geçit yapılacak?
Ayrıca, köprülerden geçen özel otomobillere bir bakın...
Her biri bir servet!..
O zaman izin verin de, 30-40 milyarlık otomobillerle, her gün 50-60 km yol yapan, o kadar benzin harcayan, amortisman ödeyen, vergi veren bir tüketici, köprüye de, ayda 24 milyon lira yerine 36 milyon lira parayı verebilsin!
bu yazıma bakıp da zammı savunduğumu sanacak ve de "öyleyse köprü parası 10 milyon lira olsun" gibisinden içinden "zeka fışkıran" laflar sarfedecek olanları bir kenara bırakıyorum.
Şunu anlamanızı isterim:
Ben, zamma itirazın mantığını doğru bulmuyorum.
Türkiye, yoksul bir ülkedir.
Eğer yoksul olmasaydık, köprü zaten bedava olurdu.
Ama madem ki yoksul bir ülkeyiz, sen de altında 30 milyarlık otomobille karşıya geçmek istiyorsan, bunun bedelini ödeyeceksin!
Asıl siz dönün de, belediye otobüslerinde saatlerce köprü trafiğinde perişan olan gerçekten dar gelirli insanlara bakın!..
Onların çiğnenen hakları, özel otomobillerdeki insanların 12 milyon lirasından daha önemlidir, benim gözümde...
Ama bizler madem ki, her fırsatta polisi eleştirebiliyoruz.
Hakettiklerinde de takdir hislerimizi açıkça söylemeliyiz.
İstanbul'da 4 kişilik bir çete, bir işadamının lise ikincı sınıf öğrencisi oğlunu kaçırdı.
Buğra isimli delikanlıyı kaçıranlar Silivri'de bir eve hapsedip, babasından 150 bin mark fidye istediler.
Şikayet üzerine polis ile jandarma birlikte harekete geçti.
Önce fidyecilerin saklandığı ev belirlendi, ki bu İstanbul gibi koca bir şeirde en zor işti, sonra da önceki gece sabaha karşı ev basıldı.
Ve ailesi için herşeyden önemli olan Buğra, burnu bile kanamadan kurtarıldı.
İşte güvenlik budur, polis budur, emniyet hissi budur.
Polis güven duygusu, modern yaşamın olmazsa olmaz duygularından biridir.
Bu başarıyı, tebrik ediyorum.
Zeytinburunlular!
Geçen gün, "kuşburnular" kelimesine takılmıştım ya, sevgili Orhan Ayhan arayıp bir anısını aktardı.
"Yıl 1963.. Daha TRT yok. Ama akşamları kısa kısa yayınlar deneniyor. Ben de spor spikerliği yapıorum.
Balıkesirli İstanbul Valisi Niyazi Akı o gün, Zeytinburnu'nda bir lisenin açılışına katıldı. 10-15 dakikalık bir konuşma yaptı.
Akşam yayında baktık ki, vali ikide bir şöyle nutuk atıyor:
Sevgili Zeytinburunlular!..
Çok saygıdeğer Zeytinburunlu hemşerilerim!
Zeytinburunlular böyle bir liseye çoktan layıktır!
Bantı orasından burasından biçtik ama valinin "zeytinburunlular' lafına dokunamadık."
Sevgili Orhan Ayhan ilginç anısını bizimle böyle paylaşıyor.
Demek ki Türkçeyi kullanırken, kurallara tam riayet edilse bile bazen bir semtin bütün insanları "zeytin" burunlu olabiliyormuş...