kapat

09.01.2001
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Sabah Künye
Ata Online
Cumartesi Eki
Pazar Eki
Melodi
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

YeniBinyil
Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2001
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
Nokia
GÜLAY GÖKTÜRK(gokturk@turk.net )


Sus payı

YIlbaşı gecesi Taksim'de lüks bir oteli taşlayan ve orada eğlenmeye gidenlere nefret kusan kalabalık şu anda dünyanın bütün metropollerindeki lüks yaşamı kuşatma altına almış durumda.

Paris'in kenar mahalleleri dinamit deposu gibi. Londralılar kendi kentlerinde azınlık olmanın korkusuyla akşam saat 10'dan sonra dışarı çıkamıyor, cebinde 20-30 paunddan fazla taşımaya cesaret edemiyor. Uyuşturucu mafyası varoşları mesken tutmuş. Yoksulluğun batağında büyüyen gençlik çeteleri kenar mahallelerde ölüm saçıyor.

19. yüzyılın Avrupası'nda zenginlerin korkulu rüyası olan proletarya, sürekli işi ve istikrarlı geliriyle çalışanlar içinde imtiyazlı bir kitleye dönüşeli epey bir zaman oldu.

Şimdi sokaklarda "zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan" bir başka kitle; işsiz, evsiz barksız, eğitimsiz, dilsiz ve geleceksiz koca bir kitle var. Bernard Henry Levy'nin deyişiyle "Dünyanın gerçek lanetlileri"...

Hem tek tek ülkelerin köylerinden kentlerine, hem de dünyanın köylerinden kentlerine doğru akıyor; kuşattıkları zengin dünyayı tehdit ediyorlar: "Beni besle, yoksa bela çıkarırım!"

Haklılar mı? Hayır. Ama sanırım, bu durumda haktan değil, güçten sözetmek zorundayız...

Dünya tarihinde şimdiye kadar hiç bu kadar garip bir çelişki yaşanmadı. Toprakta çalışan serfler, yoksulluğa ve tutsaklığa isyan ederlerken, haklıydılar, çünkü üretiyorlardı. Ürettiklerinin büyük çoğunluğuna toprak beyleri el koyuyor; onlar ise daha fazlasını istiyorlardı. Sanayi devrimi sonrasında emeğinin karşılığını isteyen işçi, temel üretici kitleydi. Karın daha fazlasını ücret olarak isterken, üretimden gelen gücüne ve haklılığına dayanıyordu. Emek sermaye çelişkisi, sermayenin karın daha fazlasını emeğe vermeye razı olmasıyla çözülebilirdi.

Bugünkü çelişkinin zorluğu şu ki; açız diye ayaklananlar, modern anlamda hiçbir şey üretmiyorlar. Yaptıkları şey, ürettiklerinden daha fazla pay istemek değil, hiçbir şey üretmeden, üretenlerin sırtından geçinmek istemek...

Açıkçası şu ki, kendini "kader kurbanı" olarak gören milyarlarca üretimsiz insan, üretenlerden "haraç" istiyor. Bunun adına da Sosyal Devlet deniyor. Ve üreten dünya, ne yapacağını bilmez halde, kah sus payı vererek, kah direnerek "durumu" idare etmeye çalışıyor.

Ama bu nereye kadar sürebilir?

Zengin dünya kendini yüksek duvarlı sitelere hapsederek, lüks arabalarını garajda tutarak, mücevherlerin gerçeğini kasada kitli tutup sahtesini takarak "bela"dan ne kadar uzak kalabilir?

Gerçek şu ki, onları ne tele-voleleri sansür etmekle durdurabiliriz; ne fitre ve zekatlarımızla, ne de Ramazan'dan Ramazana kurduğumuz iftar çadırlarıyla... Hazine arazilerine kurdukları gecekondulara göz yummamız, sembolik işsizlik sigortalarımız, yeşil kart dağıtmamız, otomobil camlarını sildiklerinde yarı korku yarı acımayla ellerine üç beş kuruş tutuşturmamız da yetmez. Bütün bu küçük sus payları, önümüzde duran o büyük çelişkiyi yok edemez, sadece biraz zaman kazandırır.

Bizi bir yana bırakın, dünyanın bütün devletleri paralarını son kuruşuna kadar "sosyal devlet" olmaya harcasa, milyarlarca açı doyuramaz. Bu koca değirmen böyle taşıma suyla döndürülemez.

Bu büyük çelişki ancak ve ancak, o koca kitlenin, ağır ağır ve kademeli bir şekilde, eğitilmesi, modern anlamda üretici hale getirilmeye çalışılmasıyla yumuşatılabilir. Bu o kadar hayati bir görevdir ki, Global Köy'ün yöneticilerinin, ellerindeki imkanların büyük çoğunluğunu bu iş için seferber etmeleri gerekir.

Vasıfsızlığın sosyal bir kader olarak alınlarına yazıldığı o insanları dönüştürerek modern birer üretici haline getirmeye çalışmak... Onlara sadaka vermek, avanta dağıtmak, haraçla beslemek yerine, bir ucundan da olsa, yavaş yavaş da olsa üretime katılmalarını sağlayacak yapısal dönüşümlere yatırım yapmak...

Evet, bunun çok zor, çok masraflı olduğunu, çok zaman alacağını biliyorum. Ama eğer bu yapılmazsa, bedeli çok ağır olabilir. Yaşanan büyük zıtlaşma insanlığı tarihin henüz yaşamadığı ölçüde azgın bir faşizme doğru sürükleyebilir.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2001, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır