


Başarımızın nedeni sizsiniz, teşekkürler!
Sevgili okurlar, dün sizler de bizim gibi bir sürprizi yaşadınız. Biz Sabah'çılar, Türkiye'nin tek gazeteci gazete patronunun geri dönüşüne duyduğumuz sevinçle karışık bir sürprizi, sizler ise kısa süre sonra karşılaştığınız, gazetenizle ilgili ikinci büyük ve şaşırtıcı bir olayı yaşadık birlikte.
Bu satırları yazmak için duyduğum önüne geçilmez isteğin asıl nedeni, siz sevgili okurlarımızın Sabah'ın geçirdiği şanssız dönemde gazetenize olan güveninizde en ufak bir değişiklik olmaması, bize verdiğiniz destektir. Bu güven ve destek, aslında size hissettirmemek Ğve belki kendimize de itiraf etmemek- için elimizden gelen gayreti gösterdiğimiz, profesyonelliğin gereklerini yerine getirdiğimiz, bununla birlikte kendimizi hiç beklenmedik bir anda öksüz kalmış çocuklar gibi hissettiğimiz dönemde bize tahmin edemeyeceğiniz bir güç verdi. Sizler için, ne pahasına olursa olsun bıkmadan, yorulmadan, hiçbir engel tanımadan çalışma isteği, gayreti verdi.
İyi günde ve kötü günde yanımızda olduğunuzu hissettirdiğiniz o sıcacık güven sayesinde yolumuza tereddütsüz devam ettik. Artık bu karşılıklı sevgi ve güvenin her zaman süreceğinden eminiz.
Ben kendi adıma, bize bu duyguyu yaşattığınız için size teşekkür borçlu hissediyorum kendimi.. Sonsuz teşekkürler!
'Etibank olayı'nın yaşandığı ve Dinç Bilgin'in beklenmedik şekilde gazetesinden ayrıldığı günlerde biz bu olayın, bugüne kadar gördüğümüz banka yolsuzluğu olaylarıyla bir benzerliği olmadığını biliyorduk. Alınan kredinin şahsi çıkarlar için değil, ülkeye yeni yatırımlar için harcandığını ve kuruşu kuruşuna geri ödenmek üzere alındığını biliyorduk. Bunu sizlere anlatmaya çalışmakla birlikte, gayet iyi hatırlayacaksınız, güveninize layık gazetenizin yazarları olarak "Herhangi bir yolsuzluk varsa ortaya çıkarılmalı, sorumlular cezalandırılmalı" dedik. Gazete patronlarının banka sahibi olmasının buradaki tek büyük hata olduğunu yazdık.
Bunun diğer olaylardan farkını size ülkenin işadamları da gösterdiler. Ege Bölgesi'nin tüm sanayi kuruluşları toplu olarak, Bilgin'in dört kuşak gazeteci ailesine ve kendisine olan güvenlerini belirttiler.
Dinç Bilgin'in, sahibi olduğu rakipsiz basın grubunu iş dünyasının, arkasında büyük kuruluşlar olan üç önemli ismine anında, kredi borçları garanti altına alınarak devretmesi de bu farkın bir başka göstergesidir.
Geçen bu kısa süre, o zaman tanınsa, Etibank'a aniden el konmasaydı büyük ihtimalle olay bu duruma gelmeden çözümlenebilirdi.
Bugün çözümün nasıl sağlandığını bilmediğiniz için kafanız karışık olabilir. Ama kısa zaman sonra herşeyin açıklığa kavuştuğunu ve gazeteniz Sabah'ı kuran ve ülkenin en çok okunan gazetesi yapan, anketlerde medyanın en güvenilen iki kurumdan biri çıkmasında büyük katkısı bulunan Dinç Bilgin'in dönüşünün Türkiye için hayırlı olduğunu göreceğinize inanıyorum.
Haklı güveninizin mutluluğunu 2000'li yıllarda da birlikte yaşayacağız!
Kıskançlık denen tedavisiz illetimiz!
"Bu kadarı fazla" demek yetersiz geliyor bana artık. Bu kadarı çok, çok fazla!
Zülfü Livaneli, bayram tatili süresince yazdığı "Soyluluk"la ilgili, olağanüstü güzellikteki yazılarında, gerçek aristokrasinin Osmanlı döneminden itibaren oluşamadığı ülkemizde aslında yürek ve beyin soyluluğunun bile gelişmediğini o kadar güzel anlatmıştı ki, okuduğumda onun yazılarından başlayarak bu konuda çok şey yazılabileceğini düşünmüştüm. "Yürek ve beyin soyluluğu" geliştiremediğimizin o kadar çok göstergesi var ki.. Manevi değerleri önemsemek ve geliştirmek yerine giderek eğlenceye ve paraya tapan bir toplum haline gelişimiz, ilime, bilime, sanata, kültüre ilgisizliğimiz, dedikodu merakımız.. Hele varsa da yoksa da kıskançlığımız.
O ne vazgeçilmez, ne kurtulunamaz bir illettir bizim için kıskançlık. Türkiye'de bu yüzden ölenlerin olduğunu duymak bile şaşırtmaz beni.
Bu konuda son örnek, Radikal'de "bir köşe"de tesadüfen, başlığından dolayı dikkatimi çeken bir yazı. Perihan Mağden'in yazıları gibi özellikle arayıp bulmuş değilim anlayacağınız.
Yazar akıl almaz bir şekilde "New Age Rhapsody" isimli bir senfoni yazan ve bu eseri Londra Senfoni Orkestrası gibi dünya çapında ünlü bir orkestra tarafından çalınan, dinleyenlerin dakikalarca ayakta alkışladığı Zülfü Livaneli'ye çatıyor.
Neden mi? Neden olacak, böyle büyük bir başarı kazandığı için! Kıskançlık illetimizin su yüzüne çıkması için başka nedene gerek var mı? Başarılı.. Yeter!
Efendim Evin İlyasoğlu "Eser Livaneli'nin değil, beraber çalıştıkları Francis Shaw'undur" demiş. "Londra'nın önemli orkestrası aslında Londra Senfoni değil, Londra Flarmoni'dir" demiş (İnanabiliyor musunuz, Londra Senfoni Orkestrası bile, bu uğurda küçümseniyor.)
O onu demiş, bu bunu demiş. Ben de yazıyı okurken, kendi sanatçısının başarısına zevkle çelme takanlara ruh hastası dedim. Böyle olduğumuz için Allah müstahakımızı veriyor. Bir adım ilerleyemiyor, olduğumuz yerde sayıyoruz.
Bu eserin çoğu, Türk halkının 30-40 yıldır bildiği Karlı Kayın Ormanı, Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor, Ey Özgürlük gibi Livaneli parçalarının melodilerinden oluşturulmuştu. Nasıl olur da ona ait olmaz?
Zülfü Livaneli gibi İtalya'nın, en büyük müzik yarışması olan San Remo Festivali'nde Uluslararası Besteci ödülü verdiği, Birleşmiş Milletler'in Kültür Büyükelçisi saydığı değerli bir sanatçıya bizim bunu reva gördüğümüze inanmak çok zor. Bu konuya devam edeceğim.
Eğlenceli bir dayak programı
Reha Muhtar'ın Kanal D'de yaptığı "Kadına karşı dayak" konulu açık oturuma tepkiler halâ sürüyor.
Kadın ve erkek okurlarımızdan, kadın hukukçulardan ve diğer kuruluşlardan gelen tepkilerin çoğu, bu kadar ciddi bir konunun anlamsız konuşmalar, gülmeler, esprilerin yer aldığı garip bir şova dönüştürülmesiyle ilgili..
Reha Muhtar'ın bundan önceki açık oturum programlarının çoğunu zevkle izlediğim için bu programda nasıl böyle bir hataya düştüğünü anlamakta zorluk çekiyorum doğrusu.
Daha geçen Cuma günü köşemde verdiğim, Türkiye genelinde yapılan son anketten çıkan sonuç, Türkiye'de kadınların yüzde elli'sine yakın bir kısmı kocasından dayak yiyiyor.
Buna çocuk ve genç kızların ana, baba, öğretmen dayağını, taciz olaylarını eklersek 21. yüzyılda Türk kadınının içler acısı durumunu açıkça görmemiz için başka bir veriye gerek kalmaz.
Eğer durumun ciddiyeti bununla da anlaşılamıyorsa, Batman'da, Güneydoğu ve Doğu Anadolu'nun diğer illerinde son aylarda hızla artan genç kız ve kadın intiharlarını da hatırlatabiliriz.
Ve sayın Reha Muhtar'dan, böylesine ciddi ve yıllardır çözüm aranan konuların eğlenceli bir şova çevrilmesine ve toplumda negatif etkisi olabilecek yorumlara izin vermemesini rica edebiliriz. Onun gibi, televizyonun başarılı, etkin isimlerinin hazırladığı programlarda konuşulanlar örnek teşkil eder.
Programında "Kadın hak ederse dayak yer", "Bir kere söylersin, karşı gelirse döversin" şeklinde konuşmalara, kadına dayağın sanki Türkiye'ye özgü bir gelenekmiş gibi gösterilmesine göz yumulması bu nedenlerle büyük tepki toplamıştır.
Reha Muhtar'ın, bu olumsuz tepkileri "Reyting açısından tepkinin her türü mubahtır" anlayışıyla karşılamayacağını umuyoruz.