Bu sütunda defalarca yazdığımı okurlar anımsayacaktır. Özel televizyonlar, Türkiye'de gerçek bir devrimi yansıtır.
Bu devrim, "dünyaya açılma" devrimidir.
Ve Turgut Özal sayesinde gerçekleştirilmiştir.
Her ne kadar Özal, o başlangıç operasyonunda oğlu Ahmet Özal'ın da özel televizyonun ilk ortaklarından biri olmasını önleyememişse de, bu zaaf, özel televizyonlar çağının başlatılması gerçeğini gölgelemeye yetmez.
Eğer yeminli bir Özal düşmanı değilseniz!..
Nitekim, şimdi dönüp, süreçlere biraz daha soğukkanlı baktığınızda, Özal sürecinin "büyük farkını" kabul etmemek olanaksızdır.
Gelelim özel televizyonlara...
Son yıllarda, özel televizyonların yaptıkları "habercilik" ile ilgili eleştirileri sıkça rastlamaya başladık.
Her haberde, kan, şiddet ve terör öne çıkartılıyor, doğrudur... İnsanların neredeyse haberleri izlemekten "korkar" hale geldikleri de doğrudur.
"Televole kültürü"nün, aydın kesimi ve sağduyulu ortadiğeri fena halde rahatsız ettiği de doğrudur...
Hatta, pek rahatsız etmiyor gibi görünse de, o kültür pompalamasının, varoşları da içten içe öfkelendirdiği çok açık!
Fakat söyler misiniz?
Dengesini bulmuş, daha kaliteli hale gelmiş, seviyeli ve doyurucu televizyonları nasıl yapacağız?
Kimlerle yapacağız?..
Eldeki insan malzemesi, çoğunluğu gazetecilikten ekrana sıçramış meslektaşlarımız...
Birkaç da, TRT kökenli televizyoncumuz var...
Bunun dışında, ulusal yayın yapan dev kanalları, 24 saat kaliteyle taşıyacak personel, nereden bulunacak?..
Bu hiç kolay değildir ve zamana ihtiyaç vardır.
Yani sabırlı olmamız gerekiyor.
İkinci bir faktör daha var.
Televizyon, "insan yiyen", "yüz tüketen", "şöhret rendeleyen" inanılmaz bir değirmendir.
Onun için, "sürekli arayışa" sürekli yeniliğe ve yaratıcılığa dayanır.
Maalesef halihazırda bu yaratıcılığı görmekte zorluk çekiyoruz.
Buna bir de, her nasılsa "şöhret olmuş yüzlere" yapılan "anlamsız yatırımı" ve bu yatırımın yarattığı "şımarıklığı" eklerseniz, meselenin sanıldığı kadar kolay olmadığı kendiliğinden anlaşılır.
Hülasa, televizyonları yönetenler, yeni yüzler, yeni insan kaynakları ve yaratıcı projeler peşine takılmazlarsa, bir süre sonra tıkandıklarını göreceklerdir.
Fakat hayat tıkanmaz!
Hayat bir yolunu bulur ve kısır döngüleri çözer. Ben sürekli şikayet yerine, biraz daha sabır ve sağduyu tavsiye ediyorum.
Yani bilinç, akıl, iyilik duyguları, nezaket, kibarlık, iyi niyet, merhamet, şefkat, tahammül, tolerans vesaire...
İnsan davraışlarında bunların da rolü olmalı değil mi?
Olmalı ama nedense olamıyor.
Bir fukara vatandaş, İzmir'de hastaneye yatıyor. İyileşiyor, borcunu ödeyemediği için, hastanede rehin tutuluyor...
Evine gitmesine izin verilmeyen erkek hasta, bir yolunu bulup kadın kılığına girerek hastaneden kaçıyor.
Fakat hastane, zavallının evini basarak yeniden derdest ediyor ve hastaneye getirip hapsediyor.
Yahu bunun insanca bir çözümü bulunamaz mıydı?
Bu tür tek tük hastalar ve ödenemeyen faturalar için bir fasıl, bir ayrı fon oluşturalamaz mı acaba?..
Bir hastayı evinden kaçırıp hastaneye kapatmak, nasıl bir davranış, ne tür bir ruhsal çürümedir?
Akıl da mı bitti, tükendi?..