1978'ler, 79'lar..Tek kanallı siyahĞbeyaz TRT tek eğlence kaynağı. Sadece eğlence değil, dünyaya açılan penceremiz..
En çok izlenen diziler ise Dallas, Flamingo Yolu, Şahin Tepesi....
Kızlar uzun boylu sarışın.. Genellikle dekolte giyiyorlar.. Erkekler boylu, poslu, yakışıklı..
Hepsi aynı ana babadan çıkmış gibi..
Hepsinin yüzünden sağlık fışkırıyor..
Dallas pazar akşamları ekrana gelir, hepimiz siyah-beyaz ekrana çakılır kalırdık.. Aslında diziyi değil, evimizin bir köşesinden Amerika'yı seyrediyorduk.. Muhteşem villalar, son model spor arabalar.. Bize çok uzak, hayal bile edemeyeceğimiz bir yaşama tanık oluyorduk.. Kimimiz Pamela'ya, kimimiz Sue Ellen'a aşıktık.. Hele o içki içmeleri yok mu? Ev, ofis farketmiyor.. İki kişi bir araya geldi mi hemen kristal bardaklara kristal 'caraffe'dan viskiler dökülüyordu.
Adamların içki içişi bile farklıydı..
Ne de olsa Amerika..
Böyle bir yaşamın olması normal değil mi? Amerika bu.. Adamlarda o kadar çok para var ki, kızları da güzel olur, erkekleri de..
17-18 yaşlarındaydık.. Solcuyduk.. Amerika'ya karşıydık ama okyanus ötesi yaşamı hayranlıkla izlerdik..
Bir Amerikalı sevgilimiz olsa diye iç geçirirdik.
Çünkü onlar bizim mahalledeki kızlara hiç benzemiyordu..
Sonra.. Aradan yıllar geçti.. Yolumuz Amerika'ya düştü. Aaa.. Ne görelim.. Bizim dizilerdeki kızların hiçbiri ortada yok.. Kötü giyinen, abur cubur yemekten vücutları patates gibi olan tipler.. Gözlerime inanamadım.. Erkekler de öyle atletik falan değil. Bira içmekten göbekler bir karış sarkmış..
Bizler gibi işte..
Normal insanlar gibi..
Geç oldu ama anladık... Televizyondaki Amerika ile gerçek Amerika çok farklıymış..
Herkes dizilerdeki gibi zengin değil.. Herkes lüks içinde yaşamıyor.. Viski de su gibi akmıyor..
Dizilerdeki Amerika yalanmış, sanalmış, düşmüş...
Türkiye'yi esir alan televoleler de böyle bir şey..
Böyle bir şey değil. Tam böyle..
Senaryosu önceden yazılan, 200 kişinin rol aldığı bir dünya.. Tıpkı Dallas gibi.. Sanal ve yalan..
Dikkat edin, televoleye çıkanlar aynı kişiler.. Mekanlar aynı, kıyafetler aynı, çalınan müzik aynı, söylenen şarkılar aynı.. Herkes bir birinin fotokopisi gibi.. Elbiseler aynı, kokular aynı, kavgalar aynı, espriler aynı.. Aynı oğlu aynı..
Bunun adı televole kültürü..
200-300 kişinin yaşama biçimi..
Şimdi bu kavgası da, gürültüsü de, esprisi de aynı olan ilişkiler zinciri odamıza taşındıkça öfkeleniyoruz..
Vay be diyoruz.. İstanbul'a bak.. Yaşama bak..
Vay be diyoruz.. Bütün İstanbul eğlenirken çileyi biz çekiyoruz..
Bütün otelleri, bütün barları, bütün lokantaları aynı zannediyoruz..
Kin besliyoruz.. Nefret duyuyoruz..
İlk fırsatta öc almak istiyoruz.. Nefret şiddete dönüşüyor.. Yılbaşı akşamı Taksim Meydanı'nda olduğu gibi.. Bir grup otele saldırmak istiyor..
Niye ?
Çünkü orayı da televolelik zannediyor..
Uçuşan peçete kağıtlarıyla dolu, 200 kişinin yaşadığı dünyayı gerçek zannediyor..
İşin daha da kötüsü ne biliyor musunuz? İşin kötüsü, televole kültürü hızla yayılıyor.. 200 kişinin yaşam biçiminin yarattığı kültür izleye izleye bizleri de etkiledi..
Bırakın bizi, siyaseti bile etkisi altına aldı! Somut örnek mi?
CHP'deki son tartışmaya ne diyorsunuz?
Yok efendim Baykal odasına Şeyh Edebali'nin öğütlerini asmış. Bu partinin sağa kaydığının göstergesiymiş.. Şeyh Bedrettin varken Edebali'nin de ne işi varmış falan filan..
Tam televolelik tartışma.. Hangi şeyh daha iyi?
Hiç kimse sormuyor; Baykal üç ayda partiyi nasıl sağa kaydırabildi diye..
Hiç kimse sormuyor, CHP'yi ayakta tutan köklere ne oldu ki itince sağa, sola kayıyor diye...
Soru yok.. Neden yok..
Ama tartışma çok.
Televole kültürü işte böyle bir şey...