İnsan kaçakçılığının suçlusu, "küreselleşme" imiş...
"Solcu" makyajlı sermaye düşmanları, böyle buyuruyor.
Bunu da, 68 kafasıyla, "küreselleşmeye" saldırarak sürdürüyorlar.
Neymiş?..
Yoksul ülkelerden Batı'ya insan kaçışının suçlusu, küreselleşme imiş...
Halbuki ortada bir tek sebep var:
O sebep, Doğu'nun yoksulluğudur. Bunun asıl sorumlusu da, o ülkeleri yoksul bırakan, perişan eden alçak yöneticileridir.
Tabii bir de, insan kaçırarak köşeyi dönmeye çalışan soysuz insan tacirleri var ki, onlar "sebep" değil, aracıdır.
Hal böyleyken, faturayı küreselleşmeye nasıl çıkartıyorlar anlamak imkansız.
Afganistan'ı ülke olmaktan çıkartıp, domuz damına çevirenleri suçlamayacaksın da...
Bütün dünya insanları, buzdolobı, telefon, otomobil, klima, çamaşır makinası, bulaşık makinası ve televizyon gibi uygarlık nimetlerinden yararlansın, demokrasi, hukuk ve insan hakları ile yaşasın diyen "küreselleşme mantığını" suçlayacaksın... Adama gülerler!..
Küreselleşme, evrensel değerlerin, bütün dünyaya yayılması ve yaygınlaştırılması vizyonudur.
Tıpkı fizikokimyasal "ozmoz" olayı gibi, ülke sınırlarının daha "geçirgen" hale getirilmesiyle, bütün dünyanın sosyo politik ve ekonomik homojenliğini sağlama anlayışıdır.
Küreselleşme budur.
Üstelik küreselleşme, tek tek ülkelerin "bağımsızlık" yaftası altında "yerli haramiler" tarafından soyulup soğana çevirilmesine itirazdır, başkaldırıdır.
Bakınız:
Çin'e yılda ortalama 200 milyar dolar yabancı sermaye akıyor. Oraya yeni bilgi ve teknoloji götürüyor. Ve Çin dünya ile bütünleştiği oranda kalkınıyor. Türkiye'ye ise tek kuruş yabancı sermaye gelmiyor.
Türkiye, dünya ile bütünleşemiyor. O yüzden de debeleniyor.
Bizim emeğimiz var ama bu emeği üretime sokacak sermayemiz ve teknolojimiz yetersiz.
Emek ile sermaye, bilgi ve teknoloji platformunda uygarca birleşemediği için de ülke ekonomisi güçlük çekiyor.
Fakat bizim solcu yobazlarımız, "bağımsızlık" yaftası altında, bu gidişe boyun eğiyorlar.
Utanmasalar, uygar Batı'yı, neden bilimleri keşfettiniz, neden bu kadar ileri gittiniz diye suçlayacaklar!
Dönüp, Doğu'nun neden geri kaldığının hesabını soracaklarına!..
Evet bir tarihi gerçek inkar edilemez: Doğu'nun yoksul kalmasında, Batı'nın da rolü az değildir.
Ama birader, Doğu da kafasını kullanıp geri kalmasaydı.
İşte küreselleşme, bu makus talihi yenmeye çalışıyor.
Zamanında uyanıp, dünya ile eşgüdüme girseydik de, 200 milyar dolarlık değil, 1 trilyon dolarlık üretim kapasitesinde zenginleşip, Hakkari'ye kadar her tarafı MR ve tomografi cihazları ile donatabilseydik fena mı olurdu?
20 yıl önce Avrupa ile bütünleşen Yunanistan'ın bize attığı farkı ne zaman göreceğiz?..
Ne zaman?..
Kuşburnular nerede?
Ne zamandır yazmak istiyordum, Hakkı Devrim'in köşesindeki küçük not, vesile oldu. Kuşburnu, çoğul yapılmak istenirse, nasıl yapılacakmış?
"Kuşburnular" mı olmalıymış, "kuşburunları" mı?
Uzmana sormuşlar, "kuşburnular" demek daha doğruymuş...
Kimseyi kızdırmak niyetinde değilim... Türkçe uzmanı da sayılmam.
Ama hayatımda bu kadar kötü bir kelime ne duydum ne işittim ne de kullanırım. Kuşburnular!..
Öteki de kötü!..
Kuşburunları!..
Ben şöyle düşünüyorum:
Türkçe, elbette kuralsız değil ama bir dil, estetikle, ses uyumuyla, akışkanlık, kolay ifade ve kolay okunma ile de ilgili değil midir?
İlle de kurala uyacağız diye dilin akışkanlık lezzetini ihmal edibilir miyiz?
Örneğin ben, yeniyetme televizyon muhabirleri ve spikerleri gibi:
Çiçekler ne kadar güzeller, demem de, yazmam da...
Çiçekler ne kadar güzel, derim.
Cansız üçüncü şahısta, elim kolum bağlanmadıkça çoğul kullanmam!
Kahveciye, "birader bizim kuşburnular ne oldu?" diye sormam...
"Hala kuşburnu bekliyoruz" derim o çoğul kastettiğimi anlar.
İlle de çoğul gerekmez. İlle de kural gerekmez. Misal, salondaki konuklara, 5 bardak kuşburnu ile 5 bardak çay taşıdım, dağıtacağım. "Kuşburnular kimlerindi?" diye sormam...
"Kuşburnu kimlerin" derim.
Veya, "kimler kuşburnu istemişti", derim. Yani iğrenç "kuşburnular" lafını kullanmamak için belki de sözü uzatırım ama buna razıyım.
İlle de kural için, kulak lezzetini bozamam. Leylaklar dökülüp, güller ağladı, diyor şair...
Ama yaptığı şiirsel bir ahenkle ilgilidir, çoğulluk kuralı ile değil...
Leylak döküldü, gül gözyaşı döktü, de diyebilirdi...
Türkçe'de, her zaman kuralla açıklanamayan bir "anlam ve ifade" derinliği saklı... Sandalyeler dökülüyordu, diyebilirsin...
Ama sandalyeler dökülüyorlardı, dediğin zaman ahenk bakımından çuvallamış olursun.
Bazı kalemler, sular seller gibi okunurken, çok kurallı yazabildikleri halde bazı kalemlerin kabızlığı, bu meseleye yaşayan örnektir.
Türkçe'de çok sık ve yoğun biçimde, duygu ve düşüncelerin nasıl ifade edildiği, "kurallardan" öne geçebilmektedir.
Bunu belki, dilin genel grameri ile dilin bireysel canlılığı ve şiirselliği arasındaki çelişki olarak tarif de mümkündür. Ben Türkçe'nin, çok rahat "esneyebildiğini" düşünenlerdenim.
Dilimi ayrıca bu yüzden çok seviyorum!